Avrupa Yeni Yapılanırken TÜRKİYE kitap özeti

AB hukuki ve siyasi açıdan Monolitik bir yapı değil, daha ziyade “Üç Ayak” üzerinde duran politik bir çatı görünümündedir. AB’yi şekillendiren Maastricht anlaşması, Avrupa Topluluğu’nu,Ortak Dış ve Güvenlik Politikası’nı ve Adalet, İç İşleri Alanlarındaki iş birliğini birleştirmektedir. Bu arada, Avrupa Topluluğu’nun da üç ayrı anlaşmadan meydana gelen bir kurum olduğunu unutmamak gerekir. Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) ile Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (AURATOM), dolayısıyla kamu oyunda kısaca AB ile ifade edilen kurum, aslında hukuk ve siyasi açıdan çok karmaşık ilişkilere dayanan bir yapıdır. Önümüzdeki 10 ile 20 yıl içinde üye sayısının iki katına çıkma ihtimali karşısında, AB’nin başta 6 ülke için öngörülen kurumsal çerçevesini ve karar mekanizmalarını köklü biçimde gözden geçirme ve değiştirme gerekliliğini beraberinde getirmektedir. Aksi takdirde, AB bugün 15 üye ülke ile olduğundan çok daha hantal bir yapı haline gelme tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır. Ayrıca, genişleme esnasında , topluluğun ekonomik alanındaki bütünleşme sürecinde ortaya çıkması beklenen sorunlara da şimdiden önlemler almak gerekecektir. Bu gün bile 15 üye ülkenin ihtiyaçlarını ve beklentilerini karşılayacak politikalar üretmek ve uygulamak hiç de kolay değildir. Örneğin, AB Ülkelerinde, çevre, sağlık vs. gibi konulardaki “Farklı alışkanlıklar ve davranış kalıpları, malların serbest dolaşımında herkesin uyduğu ortak kuralların uygulanmasını zorlaştırmaktadır. Artan üye sayısı ile birlikte, ülkeler arasında var olan bu farklılıklar artacak ve karar mekanizmalarının tıkanması ihtimali yükselecektir.”

Bu bağlamda ele alındığı Hak’ın Maastricht anlaşması’nın dar anlamındaki revizyonunu aşan bir görevi vardır. Hak’ın amacı, AB’nin kurum ve prosedürlerini daha şeffaf ve daha demokratik bir hale getirmek ve böylece AB karar ve eylemlerini kamoyu için daha iyi anlaşılabilir kılmaktadır. Geniş katılımlı bir AB’nin politik kararları, üye ülkeler tarafından da benimsenmelidir. Avrupa Birliğinin Avusturya, İsveç ve Fillandiya’yı da içine alacak şekilde genişlemesi, kurumsallaşma ve karar mekanizmaları açısından AB’yi ciddi olarak etkilememekle birlikte, dış politika ve güvenlik politakası alanlarında ikinci ayaktaki performansını önemli ölçüde etkilemiştir. 1989’daki tarihi dönüm noktasından sonra Doğu’ya doğru genişleme, Avrupa bütünleşmesinin gerçek sınavı olacaktır. Bu anlamda, belirli aktör ve faktör gruplarını unutmamak gerekir. Her şeyden önce, Orta ve Doğu Avrupa’nın reformcu devletlerini bütünleştirmek, AB’nin yeni üyelerinin çıkarınadır. Genellikle yeni üyeler, henüz üye oldukları kulübün daha fazla genişlemesi konusunda pek istekli davranmazlar. Ancak. Avusturya ve söz konusu iki İskandinav Ülkesi, aktif bir Doğu’ya genişleme politikası izleyeceklerdir.

Önümüzdeki reform aşamaları için geçmişten gelen üç temel yetersizlikle baş etmek gerekecektir. Her şeyden önce Avrupa Bütünleşme Sürecinde meşruiyetin sürekli sağlanması gerekmektedir. Avrupa kurumları, yeterince etkin olarak işlememektedir. Yönetim birimlerinin büyüklükleri, prosedürlerin karmaşıklığı ve birliğin yetkilerinin dağılımı ile ele alınış biçimlerine dayanan tartışmalar, kamuoyunda gitgide “Kötü Yönetim” olarak görülecektir. Ayrıca Bütünleşme Süreci, federal dengedeki gerçek ve beklentisel rahatsızlıklardan, başka bir deyişle, merkez kaç ve merkezcil kuvvetler arasındaki denge ile büyük ve güçlü üyelerle küçük ve zayıf üyeler arasındaki dengeden ciddi olarak etkilenmektedir. 1989 – 1990’dan sonraki köklü değişiklikler, Almanya’daki hızlı birleşme süreci, Avrupa’nın soğuk savaş sonrasında artan sorumluluklarına uygun bir tutum izlemesi gerektiği yönünde ABD’den gelen talep ve birliğin 1990’lı yılların başında yaşadığı bütünleşme girişimi,1970 yılından beri,çoğunluğun dikkatini çekmeden, uluslararası siyaset alanında hükümetler arasında ortak bir çalışma gerçekleştirilebilmesi için yegâne sistem haline dönüşen Avrupa politik işbirliği’ndeki köklü bir reform yapılmasına neden olmuştur.1990-1991 yılında siyasal birlik için toplanan hükümetler arası konferans, Avrupa Birliği’nin ikinci ayağını oluşturan ortak dış politika ve güvenlik politikasının (ODGP) oluşturulmasını sağlamıştır. Fikir üretme grubu çalışmaları, AB üye devletlerinin raporları ve devlet temsilcilerinin yapmış olduğu açıklamalar,ortaya iki temel düşünce akımı çıkarmıştır. ODGP ye dair teşhislerin farklılığı dolayısıyla, değişik reform önlemleri önerilmektedir.

Bazı kesimler, bu iddialı hedeflere ulaşabilmesi için mevcut araçların yetersizliğini öne sürerek, yapısal bir problem olduğunu öne sürmekte; diğerleri ise, ODGP’nın yetersiz kalma nedeninin üye devletlerdeki siyasi irade eksikliğinden ve söz konusu devletlerin yeterli hareketliliği göstermemesinden kaynaklandığını belirtmektedirler. Hükümetler arası konferans’ın ağırlık vereceği hususlardan bir diğeri de, Avrupa Savunma ve Güvenlik Kimliği’nin geliştirilmesidir. Şu anda üzerinde en çok tartışılan konu, BAB’ın geleceği ve iki birlik arasındaki ilişkidir. Üye devletler 1990 – 1991 yılında AB’ye savunma alanında bir sorumluluk verilmesi konusunda fikir birliğine varamamış olduklarından, Batı Avrupa Birliği’ne Avrupa’nın bütünleşme sürecinde ayrı bir önem verilmiştir. Böylelikle BAB, hem Avrupa Birliği’nin savunma ayağını, hem de NATO’nun Avrupa kanadını oluşturmuştur. Türkiye, Akdeniz ülkeleri ile ilişkilerini artırarak, bu bölgede istikrarın gelişmesine katkıda bulunmalıdır. Önümüzdeki dönem Avrupa Kurum ve Mekanizmalarının Akdeniz Ülkelerine taşınmasının önem kazanacağını düşündüğümüzde, Avrupa Kurum ve Mekanizmalarının oldukça geliştiği Türkiye’nin bu süreçte kilit bir rol oynaması ihtimali vardır.

Akdeniz Bölgesindeki Ülkelerle ilişkilerini artıran Türkiye’nin bu bölgenin ve dolayısıyla Avrupa’nın istikrarı açısından önemli bir işlevi bulunmaktadır. Önümüzdeki dönem Orta Doğu Barış Sürecinin ilerlemesi ile birlikte Batı Akdeniz Ülkeleri ile Doğu Akdeniz Ülkeleri arasında ilişkilerin artma potansiyeli ve Orta Doğu bölgesinin Avrupa Birliği’nin dinamiğinden daha fazla etkilenme olasılığı ortaya çıkmaktadır. Türkiye bu bölgedeki gelişmeleri dikkatle izlemeli ve İsrail, Ürdün ve Filistin arasındaki gelişen ilişkilerin içine girmeli ve zamanla bu ilişkilerin Mısır ve diğer Orta Doğu Ülkelerini de kapsayacak şekilde genişlemesine yardımcı olmalıdır.

Sonuç olarak; Türkiye Avrupa’nın “İçinde miyiz-Dışında mıyız” tartışmaları yerine, gümrük birliği ilişkisini kısaca belirttiğimiz başka ilişkilerle zenginleştirmeli ve derinleştirmelidir. Esnek entegrasyon projeleri Avrupa Birliği’nin genişlemesini olanaklı hale getirmeleri nedeni ile günümüz ortamında önem kazanmaktadırlar. Türkiye, Avrupa’nın genişlemesini ve Avrupa Birliğinin Bütün Avrupa’nın Kurumu haline gelmesini savunanların yanında yerini almalıdır. Ancak, bu projelerin Avrupa’da 1 nci ve 2 nci sınıf ülkeler yaratma tehlikesi de vardır. Bu projelerin bu tehlikesiyle mücadele etmek ve mücadele edenlerle de birlikte olmak gerekmektedir. Daha 1991’de İttifak’ın yeni strateji konsept’inde yer alan maddelere göre üye devletler, Güney’deki bir istikrarsızlıktan kaynaklanıp güvenliklerine yönelebilecek tehdit, risk ve zorluklarla baş edebilme konusunu dile getirmişlerdir.

Terörizm, silahlanma, dini radikalizm ve halkların kitlesel çapta göç etme ihtimali gibi konulara dikkat çekilmişti. İttifak, Akdeniz girişiminin bir parçası olarak, kendisine NATO üyesi olmayan 6 Akdeniz ülkesi ile diyaloğu başlatmıştır.

Türk Silahlı Kuvvetleri, Bosna’daki kriz yönetme harekatında aktif olarak yer almıştır. Ankara’daki yetkililer, İttifak’ın Güney ve Doğu Akdenizdeki Güvenlik ve İstikrar konularına gösterdiği ilgiyi büyük bir ihtimalle olumlu görmektedirler. İttifak’ın tek İslami üyesi olarak Türkiye, Akdeniz’deki diğer islam devletlerine bir örnek yada model olarak belki de çok değerli bir rol oynar.

“AB” Avrupa Birliği

“”AET” Avrupa Ekonomik Topluluğu

“akçt” Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu

“AURATOM” Avupa Atom Enerjisi Topluluğu

“ODGP” Ortak Dış Politika ve Güvenlik Polutikası

“BAB” Batı Avrupa Birliği