Hasan Yalçın – NGO’LAR

Kitle örgütüden NGO’ya

1960’larda, 1970’lerde NGO yoktu, kitle örgütleri vardı. Temsil ettikleri kesimlerin ekonomik ve demokratik hakları için mücadele ederler, ezilen ve sömürülen yığınların çıkalarını savunurlar, Türkiye’nin bağımsızlığına sahip çıkarlar, bütün bunlar için devrimci bir dönüşümün zorunlu olduğu bilinciyle siyaset yaparlardı. Bırakalım Amerika veya başka bir devletten para alıp, oralardan demokrasi ve insan hakları beklemeyi, o yıllarda Amerikan emperyalizminin tahakkümüne karşı tavır, kitle örgütlerinin meşruiyeti için belirleyici ölçüydü. Kitle örgütlerinin çoğunluğu Amerika’yla mücadele konusunda yarışırdı. Hepsini birden belirtmek için “Demotratik kitle örgütleri” denir veya (DKÖ) kısaltması kullanılırdı.

Şimdi artık NGO var. “Kitle örgütü” kurum olarak çoktan yıkıldı, ama isim olarak bile onu kimse pek hatırlamak istemiyor. Yirmi yılın, özellikle on yıllık Yeni Dünya Düzeni sürecinin sonunda “kitle örgütü” denince NGO’cuların yüzünde memnun olmadıklarını belli eden, hatta alaycı bir ifade beliriyor. Elli yıllık tarihin kitle örgütleri döneminde, 6. Filo eyemlerine katılmış, açık ve gizli devrimci örgütlerde çalışmış birçok eski solcu, şimdi NGO yöneticisi konumunda; Amerikan Elçiliği’ne danışmanlıktan, Amerikan Dışişleri Bakan yardımcılarına kendi ülkesi hakkında raporlar vermeye kadar birçok Türkiye karşıtı faaliyetin içinde, üstelik vicdanı rahatsız olmadan, doğal görevini yerine getiriyormuşçasına yer alabiliyor.

NGO’culuk sözde Sol’u olduğu kadar Sağ’ı da etkilemektedir. Hepsinden daha feci olan, bütün bu NGO örgütlenmesinin kendi ülkesine ve temsil ettiği kitlelerin menfaatlerine karşı mevzilenmiş olmasıdır. Kavga artık emperyalizme karşı değil, emperyalizmin yedeğinde Türkiye’ye karşı yürütülmektedir.

Yeni Dünya Düzeni’nin örgüt biçimi

Yeni Dünya Düzeni sadece bir ekonomik program değildir. Biliyoruz ki, her ekonomik program bir siyasal program sayesinde yaşama geçirilebilir. Yeni Dünya Düzeni’nin, ulusal piyasaları dünya pazarıyla birleştirilmek şeklindeki küreselleşme programı, daha başıdan itibaren ulusal devletleri bertaraf etmek sorunuyla karşı karşıyaydı. Dolayısıyla Yeni Dünya Düzeni’nin ilanı, aynı zamanda ulusal devletlere karşı savaş ilanıydı. Yeni Dünya Düzeni’nin siyaseti işte budur. Savaş söz konusu olduğuna göre, mutlaka silah kulanılacaktı ve kullanılıyor. Ama, silahların başarısı için uygun örgütlere ve taktiklere de ihtiyaç vardır. Dünyanın gözünde savaşı meşrulaştırmaktan, karşı cepheyi içerden çökertmeye, gerekli istihbaratı toplamaya kadar birçok görev ancak sivil örgütler tarafından yerine getirilebilir. NGO ve NGO’culuk işte Yeni Dünya Düzeni’nin bu ihtiyaca bulduğu yanıttır. Empeyalist silahların yanında artık, NGO diye bilinen sivil savaş örgütleri vardır.

On yıllık tecrübe aynı zamanda, bu yeni örgütlenmenin işlevini bütün dünyanın gözünde tamamen netleştirdi. NGO’ların amaçlarını şimdiden üç sözcükle özetlemek gerekirse şudur: Ulusal devletleri yıkmak.


Misyoner örgütlerinden NGO’lara

Yeni Dünya Düzeni’nin tarihe, NGO’lar Düzeni olarak geçeceği kesindir. NGO, ulusal devletleri parçalamak, yıkmak veya sömürgeleştirmek için nükleer silahlar kadar etkili, her türlü silahın gerçekten etkili olmasını sağlayacak müthiş bir örgütlenme modelidir. Dünya çapındaki yaygınlığı, bir ve aynı mekezden yönetilebilirliği bakımıdan yepyeni olanaklar sunar. Savaş, sınıflı topluma geçildiğinden bu ana ihaneti örgütlemiş ve kullanmıştır; NGO’culuk ise, dünyanın bütün ulusal hainlerini aynı emperyalist çatı altında birleştirerek ihanet örgütlenmesinde yeni bir çağı başlatır. Ancak her yeni icat gibi NGO’culuğun da bir geçmişi, üzerinde yükseldiği bir miras vardır. Emperyalizm, NGO’culuğu geliştirirken geçmiş örgütsel deneyimini değerlendirdi ve geliştirdi. NGO’culuğun hemen gerisinde, misyonerlik faaliyeti ve Barış Gönüllüleri örgütlemesi durmaktadır.

Emperyalist Batı, ezilen dünyayı boyunduruk altına almak için öncelikle misyoner örgütlerini kurup kullanmıştı. Misyoner örgütleri gerek amaç, gerekse örgütlenme biçimleri açısından bugünkü NGO’ların babasıdır.

“Gizli Belgelerle Barış Gönüllüleri” adlı kitabında Müslim Özbalkan Barış Gönüllüleri’nin amacı konusunda şu özetlemeyi yapıyor: “Azgelişmiş ülkelerde Amerikan dünya görüşünün ve siyasal, askeri nüfuzunun yayılmasını ve benimsenmesini sağlamak. Amerika yararına çalışacak etkili kurumlar ve aydınlar grubu yetiştirmek. Amerika’nın şiddet eylemlerini ve genişleme politikasını şirin gösterecek eylemlerde bulunarak siyasal havayı Amerika’dan yana oluşturmak”. Ne kadar da NGO’lara benziyorlar!

İdeoloji: Sivil toplumculuk

NGO, Yeni Dünya Düzeni’nin amaçları doğrultusunda, özel olarak ulusal devletlerin yıpratılması ve yıkılması amacıyla faaliyet gösteren “sivil” kuruluş, dernek, merkez ve vakıf gibi adlar taşıyan değişik örgütlerin genel ve ortak adıdır. Artık faaliyetin kendisine de NGO’culuk; bir örgütün NGO haline getirilmesi, yani emperyalizme bağlanması sürecine ise, NGO’laşma veya NGO’laştırma denmektedir. NGO’culuğun ideolojisi, sivil toplumculuktur.

Sivil toplumculuğu Türkiye’ye, şimdi, bir dünya NGO’su olan Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin Türkiye Temsilcisi olan Murat Belge’ler taşıdılar. Sivil toplumculuk ,sivil toplum-resmi toplum; resmi ideoloji-sivil ideoloji ayırımları üzerine kurulmuştur. “Sivil toplum” dediği toplumun devlet dışında kalan kesimidir; devlet ise resmi veya siyasi topumu oluşturmaktadır.

Bu teoriye göre, sivil toplum, sivil kurumlar her zaman iyi; resmi toplum, yani devlet ve iktidar ise her zaman ve her durumda kötüdür.

Sivil toplumcu teori, ezen ve ezilen , toprak ağalığıyla köylüler, emperyalizmle ezilen dünya arasındaki çelişmeleri sahte bir sivil-resmi bölünmesinin örtüsü altında gizlemeye çalışır. Kitleleri iktidar hedefinden soğutup uzaklaştırarak hakim sınıflara ve dünya çapında emperyalizme en büyük hizmeti yaptığı gibi; sivil oldukları ve resmi topluma yani devlete karşı mücade ettikleri gerekçesiyle dinci gericilik ve milliyetçi bölücülükle birleşir.

Neresinden ele alınırsa alınsın sivil toplumculuk, küreselleşmenin dünya egemenliği için ezilen dünyaya karşı açtığı savaş için derece elverişli bir ideolojik silahtır. Emperyalist merkezde veya ezilen dünyada olsun, irili ufaklı bütün NGO’lar bu silahla donatılmışlardır. Bütün NGO’lar bu ideolojinin gereği olarak ezilen dünya devletlerinin yıkılması için çalışırlar. Çeşitli kamusal işlevleri üstlenerek bu devetlerin giderek lüzumsuzlaştırılması da bu yıkma faaliyetinin kapsamındadır.

Ne sivil, ne hükümet dışı

NGO’ların ve NGO’culuğun lügatindeki “hükümet” sözcüğünden anlaşılması gereken, herhangi bir hükümet veya her türlü hükümet değil ezilen dünyanın hükümetleri ve devletleridir. Ancak ABD devleti, Avrupa devletleri söz konusu olduğunda durum değişmektedir. Istisnasız dünyadaki bütün NGO’lar için rahatlıkla söyleyebiliriz ki, hepsi emperyalist Batı devletlerinin, içinin de içindedirler. Evet, NGO’ların çok büyük bir kısmı, Batı ülkelerinin “derin devletlerinin” birer parçası, birer kurumu olarak; onlarla emir-komuta ilişkisi içinde çalışmaktadırlar. Program, siyaset ve eylem planında tamamen oralara bağlı oldukları gibi, faaliyetleri için gerekli parayı da Batı devletlerinden alırlar.

Dolayısıyla NGO’arın adlarıyla faaliyetlerinin içeriği arasındaki korkunç çelişki, yani “sivillik” ve “hükümet dışılık” iddiaları, Yeni Dünya Düzeni döneminin en büyük mizahıdır. Işin daha çarpıcı yanı, NGO’lar olsun, bağlı oldukları Batılı devletler olsun, ayniyet derecesindeki bu sıkı ilişkiyi artık gizlemeye çalışmıyorlar. Nitekim Türk NGO’larından çoğunun yöneticileri de Batılı devet temsilcileriyle alenen buluşup görüşmekte, onlara raporlar sunup, onlardan talimatlar almaktalar. Birçoğu, örneğin IHD ve TIHV, bastıkları kitapların girişine masrafların AB tarafından karşılandığını açık açık yazabiliyor. Anlaşılan emperyalist devletlere “resmiyet” kavramı içinde yer bulamıyorlar. Kısacası oyun artık açık oynanıyor.

NGO’larla Batı devletleri arasındaki ilişkinin birçok somut örneğini vereceğiz, burada sadece Murat Belge’nin Türkiye Temsilcisi olduğu Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin Tüzüğü’ne değiniyoruz. Tüzük’te Derneğin amacı şöyle belirlenmiştir: “Avrupa devletleri ve hükümetleri düzeyinde devam eden sürecin sivil tabana yayılması”. O kadar veciz ki, bu cümleyi NGO’culuğun tanımı olarak bile kabul edebiliriz.

“Demokrasi”, “Insan hakları”, “Özgürlük”

NGO’ların isimleriyle eylemleri arasındaki zıtlık, kullandıkları kavramlar için de fazlasıyla geçerlidir. NGO’ların ve NGO’culuğun temel tezine göre, “Demokrasi, insan hakları ve özgürlükler Batı’dan gelecektir”. Batı’yı insan hakları ve özgürlüklerin Kâbesi gibi görmek ve göstermek NGO’cu faliyet programının birinci maddesidir. Ancak, “Batı’nın demokrasi ve özgürlük götürdüğü on santimetre karelik bir toprak parçası gösterin” dendiğinde, NGO’cuların verebilecekleri yanıt yoktur. Çünkü bugüne kadar Batı’dan ezilen dünyaya, polis devleti ve işkence aleti dışında hiçbir şey gelmemiştir. Esasen IMF programlarını, özelleştirmeyi, ekonomik yıkımı kitlelere başka türlü kabul ettirmek mümkün değildir. Kaldı ki, kelin merhemi olsa kendi başına sürer, Batı ülkelerindeki rejimler artık giderek sayıları beş yüzü bile bulmayan bir dünya zenginleri oligarşisinin Gladyo diktatörlüklerine dönüşmektedir. Bu yüzden oralarda kitleler seçim sandığına bile gitmiyor.

NGO’culuğun lügatında “özgürlük” maddesinin karşısında, işçilerin, köylülerin, esnaf ve zanaatkârın adına rastlanamıyor. Batı’nın ve NGO’ların sadece iki tür özgürlük istediği artık herkes tarafıdan biliniyor. Bir, dinciliğe, mezhepçiliğe, tarikatçılığa özgürlük; iki, milliyetçiliğe ve etnik parçalama faaliyetine özgürlük. Bu özgürlükler ise kuşkusuz halkın değil, ulusal devleti parçalamak ve yıkmak isteyen Batı’nın ihtiyacıdır. Bugün Türkiye’de faaliyet gösteren belli başlı hiçbir NGO yoktur ki, Batı’lı ortaklarıyla, onlardan destek alarak Avrupa’nın ve Amerika’nın şurasında burasında Kürt konferansları düzenlemiş olmasın. Ve hiçbir NGO yok ki, tarikatların özgürlüğünü savunmasın. NGO’culuk, sözde solcuların yönetimindenki NGO’larla dinci NGO’ları buluşturmuştur. IHD ile Mazlum-Der arasındaki sıkı işbirliği işte bu tür özgürlükler temelinde gerçekleşmektedir.

NGO’lar ve NGO’ların emperyalist patronları için demokrasi, insan hakları ve özgürlükler, ezilen ülke devletlerine karşı kullanılacak birer sopadan, psikolojik savaş malzemesinden ibarettir. Yerel NGO’lar kendi ülkelerine karşı kullanılmak üzere Batılı merkezlere insan hakları raporları sunarlar; uluslarası toplantılara katılıp kendi ülkelerinde insan haklarının nasıl ihlal edildiğini anlatırlar.

NGO’ların “Insani yardım”ı ise, tam bir casusluk masalıdır. Insani yardım kisvesi altında gittikleri her yerde NGO’lar istihbarat örgütleri adına bilgi toplamışlar veya 17 Ağustos depreminden sonra bizim Sakarya ve Kocaeli bölgesinde yaptıkları gibi felakete uğramış halkın tepkisini ulusal devlete ve ulusal devleti savunan Ordu gibi kurumlara yöneltmek için çalışmışlardır.

Faaliyetin gerçek içeriği

Belçika Anti-Emperyalist Birlik yöneticisi Bert De Belder, Ünlü Amerikan dergisi Newsweek’ten şu alıntıyı yapıyor: “NGO’lar yeni sömürgecilik ordusunun en hızlı büyüyen parmağı. Çok kişi farkında değil ama, NGO’lar askerlerin ve bürokratların adım atamadıkları yerlere giriyorlar.” (9)

Yugoslavya’ya uçaklardan ve askerlerden önce NGO’lar gitti. Sıra hoşnutsuz insanları kışkırtarak bir kitle hareketi yaratmaya ve bu hereketi kullanarak Ordu ve Polis’i tereddüde düşürülüp parçalamaya gelmişti. Yugoslavya’nın Başkanlık seçimlerinden hemen sonra yaşananlar, senaryonun işte bu kısmının sahnelenmesinden ibaretti. Ordu ve Polis, “kendi halkımıza nasıl ateş ederiz” düşüncesine sürüklendikten sonra Parlamento’nun işgali kolaylaşmış oluyordu.

Son zamanlarda büyük medyanın bir yandan kayıtsız şartsız Avrupa’ya ve IMF’ye teslim olmayı savunurken, bir yandan da sık sık gelir dağılımı adaletsizliğini gündeme getirmesinin, kitlelerin dostuymuş gibi yayınlar yapmasının sırrı buradadır. Her yazısında “Türkiye’nin 20. Yüzyıl’ı ıskaladığını” yazıp duran Çetin Altan ve ötekilerin hangi operasyonun memurları oldukları, Yugoslavya deneyi ışığında daha iyi anlaşılıyor. Avrupa ve ABD NGO’larıyla yatıp kalkan, bildiri dağıtmak için bile oralardan para alan AB’ci sendikacıların aynı zamanda “Kahrolsun IMF” sloganı bağıran kitlelerin önünde yürümelerini nasıl yorumlamalıyız diye soranlara da verilecek yanıt Yugoslavya’dır. Katmerli sömürünün sorumlusu ve mimarları olan ABD ve AB, aynı zamanda o sömürünün yarattığı sıkıntıları kendileri için silah haline getirme cinliğini keşfettiklerini Yugoslavya’da gösterdiler. NGO’lar işte bu yeni tür darbenin aletleridir.

Almanların yöntemi de aynı

Alman NGO’larının tamamının, Alman istihbarat servisi tarafından kurulduğu, finansmanlarının doğrudan veya dolaylı olarak, Almanya Federal kasasından karşılandığı belirtiliyor. (16) Diğer ülkelerdeki NGO’lara para aktarma yöntemi ise, Amerika’nınkiyle aşağı yukarı aynıdır. Alman devletinden Alman NGO’suna, Alman NGO’sundan, örneğin Yugoslavya veya Türkiye NGO’suna. Amerika’daki Cumhuriyetçi Parti’nin IRI’sı ve Demokrat Parti’nin NDI’si gibi Alman siyasi partilerinin de kendi NGO’ları vardır: Konrad Adenaur Vakfı CDU’ya (Hırstiyan Demokrat Parti); Fredrich Ebert Vakfı, SPD’ye (Sosyal Demokrat Parti); Fredrich Naumann Vakfı FDP’ye (Hür Demokrat Parti); Heinrich Böll Vakfı, Yeşiller Partisi’ne aittir. Bütün bu vakıflar Alman devletinden para alırlar, çalışmaları Alman istihbarat örgütü ve bakanlıklar tarafından programlanır. Türkiye’de diğer faaliyetleri yanında Konrad Adenaur Vakfı, başında Bülent Akarcalı’nın bulunduğu TDV’yle (Türk Demokrasi Vakfı), Fredrich Ebert Vakfı başında Ercan Karakaş’ın bulunduğu SODEV’le (sosya Demokrasi Vakfı); ortak etkinliklerde bulunuyor. Fredirch Nauman Vakfı, TESK’le (Türk Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyonu) bazı ortak projeler uyguladı. Heinrich Böll Vakfı ise, son olarak 8-9 Aralık 2000 tarihlerinde Istanbul Dorint Park Plaza otelinde Istanbul Barosu tarafından düzenlenen “Mahpus Hakları ve Cezalandırma Sistemleri” sempozyumunu desteklemişti.

Dünya Bankası

Paul J. Nelson’nun belirttiğine göre 1973-1988 döneminde NGO’lar, Dünya Bankası’nın finanse ettiği projelerin yüzde 6’sında yer aldı. Aynı oran, 1993 yılında yüzde 30’a, 1994 yılında yüzde 40’a, 1995 yılında yüzde 50’ye çıktı. NGO programlarının para miktarı da aynı tarihte 8,5 milyar dolara yükselmiş bulunuyordu.(18) Nelson’un açıklamaları, sadece NGO’ların para kaynakları hakkında bilgi verdiği için değil, aynı zamanda Yeni Dünya Düzeni dönemine girilmesiyle birlikte, emperyalist merkezlerin NGO’culuğa verdikleri önemin nasıl katbe kat arttığını göstermesi bakımından da önemlidir.

AB açıktan açığa para veriyor

TIHV Başkanı Yavuz Önen, prensip olarak hiçbir devletin doğrudan parasını almadıklarını belirtmiş ve “ Ama mesela Birleşmiş miletler Insan Hakları Merkezi, Uluslararası Af Örgütü ve Avrupa Birliği’nin Türkiye Temsilciliği bazı projelerimizi desteklemiştir” diye konuşmuştu.(19) Gerçekten Türkiye’deki NGO’lar, örneğin ABD Senatosu’ndan veya diyelim ki, AID’den (Amerikan Yardım Teşilatı) doğrudan doğruya para almaktan kaçınıyorlar. Çünkü on yıllar boyunca ABD emperyalizmine karşı mücadele edilmiş Türkiye’de Amerikan işbirlikçiliği kolay savunulabilecek bir siyasal konum değildir. Ama AB için durum değişik. Hükümetlerden başlayarak estirilen AB rüzgârı, aynı NGO’lara, AB’nin de tıpkı ABD gibi bir devlet, bir devletler topluluğu olduğu gerçeğini görmezden gelerek, “devletlerden para almıyoruz, ama AB’den alıyoruz” deme cesaretini veriyor. Bu nedenle olmalı AB, yerel, yani ezilen dünya ülkelerindeki NGO’lara emperyalist ülkelerin NGO’ları üzerinden para aktardığı gibi, doğrudan doğruya da para veriyor.

AB’den ve tek tek AB ülkelerinden örneğin Türkiye NGO’larına ne kadar para geliyor? Bunu tam olarak hesapamak olanaksız. Çünkü para istihbarat örgütleri dahil pekçok kanaldan, sayısız örgüt üzerinden veriliyor; kaldı ki, parasal ilişkilerin önemli bir bölümü gizlidir. Ancak AB’nin kendisi tarafından açıklanan 1997 rakamları bir fikir verebilir. AB’nin, 1997’de Türkiye’deki NGO’lara doğrudan doğruya ve açık olarak verdiği para 5 milyon dolardır.

AB’den 1997’de para alan NGO’ların, diğer örgüt ve kurumların açıklanan listesi ise şöyle: Insan hakları Derneği, Türkiye Insan Hakları Vakfı, Helsinki Yurttaşlar Meclisi, TESEV (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı), Türk Demokrasi Vakfı, Umut Vakfı, Ankara Enstitüsü Vakfı, Türkiye Kalkınma Vakfı, Yerel Yönetim ve Demokrasi Için Dünya Akademisi, Türkiye Çevre Vakfı, Ankara Üniversitesi Insan Hakları Merkezi, Türk Tabipler Birliği, Ekonomik ve Sosyal Tarih Vakfı, Kadın Dayanışma Vakfı, ÇHD (Çağdaş hukukçular Derneği), Aybay hukuk Araştırmaları Merkezi, Izmir Barosu, Mor Çatı Vakfı, Sabancı Üniversitesi, Alman fiarkiyat Cemiyeti’nin Izmir şubesi ve Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü, Çocuk Istismarını ve Ihmalini Önleme Derneği, Galatasaray Üniversitesi, Dünya Kitle Iletişim Araştırma Vakfı, Kadın Siyasetçiler Derneği, Antalya Barosu, Insan Kaynağını Geliştirme Vakfı, TESK (Türk Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyonu), Istanbul Üniversitesi Çocuk Sağlığı Enstitüsü, Istanbul Çocuk Sağlığı Derneği, Türkiye Felsefe Kurumu, TESAR, Sağlık ve Sosyal Yardım vakfı, Sokak Çocukları Gönüllüleri Derneği, Yakınları Kaybolmuş Aileler Derneği.

NED’in bazı yerli işbirlikçileri

Attila Ilhan, 22 Ocak 2001 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki yazısında, 20 Ekim 2000 tarihli Gazete Müdafaa-i Hukuk dergisinde çıkmış Mustafa Yıldırım’ın yazısından şu alıntıyı yapıyor: “NDI’nin (National Democratıc Istitute-Ulusal demokrasi Enstitüsü) Türkiye ve Asya sorumlusu, eski CIA elemanlarından C. Nelson Ledsky, Türk etkinliklerini, ‘Cumhuriyet’ gazetesinde tam sayfa yayınlanan bir söyleşisinde şöyle açıklıyordu: ‘… Farklı zamanlarda, farklı projelerle ilgili çeşitli kuruluşlarla çalışıyoruz. Istanbul’da TESEV, TÜSES, TÜSIAD; Ankara’da KA-DER, Türk Parlamenterler Birliği, TESAV, Türk Demokrasi Vakfı (…) bazı Meclis komisyonlarıyla faaliyetlerimiz oldu. Özellikle Anayasa Komisyonu’yla ciddi temaslarımız oldu. Ilki Muğla’da MOMIKOM adıyla başlayan Parlamento izleme komiteleriyle çalıştık…’”

Alıntıda geçen NDI’nin NED’e bağlı, Amerikan Demokrat Parti’nin kuruluşu olduğunu biliyoruz. Attila Ilhan aynı yazısında, TOSAV’ın (toplumsal Sorunları Araştırma Vakfı) NED’le ilişkilerine yer veriyor. Attila Ilhan’ın Project Democracy, 3. 13 Kasım 2000, faks mesajı dipnotuyla aktardığı bilgilerden bir bölümü şöyle:

“… TOSAV’ın ‘Kurucular Kurulu’ başkanlığını ‘National Endowment For Democracy’ (NED) fonundan ABD’de kurs gören Prof. Doğu Ergil yürütüyor. Kurul’da Doğu Ergil’in yanı sıra M. Behlül Yavuz (Başkan Yardımcısı), S. Haşim Haşimi (Sayman, ANAP milletvekili, eski Fazilet Partisi milletvekili), Feride Cilalıoğlu, Koray Düzgören, Eyüp Cilalıoğlu, fieyhmus Diken, Yahya Munis, Ömer Çetin yer alıyor. Danışma Kurulu şu isimlerden oluşmuş: Çetin Altan, Mehmet Altan, Tarık Ziya Ekinci, Ayşe Önal, Etyen Mahcupyan, Halil fienaslan, Hüsamettin Kavi, Cenan Kavala, Ishak Alaton, Cüneyt Karagülle, Niyazi Öktem, Tınaz Titiz, Rengim Gökmen, Elif Dağlı, Burhan fienatalar, Müjde Ar, Bülent Tanör, Ali Bayramoğlu…”

“…TOSAV’ın (yabancı) uzman danışmanları oldukça önemli kişiler. En önemlisi ABD, CSIS Corp. adlı kuruluşta direktör olan J. V. Montville, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da 23 yıl diplomat olarak bulunmuş; ABD Dışişleri Bakanlığı’nda ‘Yakın Doğu fiefliği’ ve ‘Küresel Sorunları Direktörlüğü’ yapmıştır. Harvard çıkışlı J. V. Montville’nin uzmanlık alanı Doğu Avrupa, Baltık, Ortadoğu, Güney Afrika, Kuzey Irlanda, Kanada ve Güney Amerika’da ‘çatışma çözümü’dür; bu konularda, Vamık Volkan’la birlikte, bir de kitap yayınlamıştır…”

NGO’culuğa karşı mücadelenin önemi

Bir, NGO’culuk Türkiye’nin kitle örgütlerini, meslek odalarını, barolarını, giderek sendikalarını eritiyor, bitiriyor; giderek Türkiye’yi teslim almak isteyenlerin aleti haline getiriyor. Halkın ileri unsurlarını birleştiren bu örgütler olmaksızın Türkiye’nin bağımsızlığını savunmak, ilerici herhangi bir toplumsal dönüşümü geçekleştirmek mümkün değildir.

Iki, Türkiye NGO’lar vasıtasıyla, tarihinde hiç olmadığı kadar yaygın ve etkili bir istihbarat ağıyla sarılıp sarmalanıyor. Ve bu istihbarat ağı, Türkiye’yi bölmek isteyen ABD’de ve AB’nin emrindedir.

Üç, yığınlar NGO ideolojisiyle yozlaştırılıp çürütülmekte, ulusal direnç yıkılmaktadır. Açıkça ulusal devlet ve bağımsızlık düşmanlığı yapılmakta; Amerikancılık, AB’cilik, vatansızlık meziyet haline getirilmektedir.

Özetle “ihanet mevcuttur”, düşman kalenin içinde mevzilenmektedir. Daha vahimi gaflettir. Türkiye ne yazık ki, henüz NGO felaketinin yeteri kadar farkında değildir. Ama bağımsızlık ve Cumhuriyet devrimi için mücadelenin, NGO’culukla mücadele olduğunu ergeç öğrenecektir. Zorunluluktur bu.

NOT:Hasan Yalçın’ın Ulusal Güçbirliği’nin 16-17 Aralık 2000 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirdiği “AB ve Türkiye Sempozyumu”na sunduğu bildirinin özetidir