Subscribe via RSS Feed

Tag: "kitabı oku"


Warning: Illegal string offset 'remove_thumb' in /home/kitapoze/public_html/wp-content/themes/wp-launch/wp-launch/post-thumb.php on line 4

Medya Ve Demokrasi kitap özeti

MEDYA VE DEMOKRASİ

Bilinen anlamda basın özgürlüğünü ilk destekleyen Euro-Amerikan devrimi özellikle on sekizinci yüzyıl boyunca, devlet sansürünün sınırları konusunda çeşit çeşit yeni ve iyi işlenmiş fikirlerin geliştirilmesine neden oldu. Modern anlamda basın özgürlüğü fikrinin doğum yeri olan İngiltere’de en azından dört farklı sav ile karşılaşıyoruz.

1. Teolojik yaklaşım, devlet sansürünü Tanrı’nın insanlara ihsan eylediği akıl adına eleştiriyordu. Bu görüş ruhsata ve sansüre bağlı olmasını buyuran bir hükümet kararına karşı, Tanrı aşkı ile “özgür ve bilgili ruhun” serpilip gelişmesi için özgür basına arka çıktı.

2. Basının davranışlarının bireyin haklarına uygun olması fikri.

3. Faydacılık kuramı, kamuoyu üzerindeki devlet sansürünü istibdata verilmiş bir açık kart olarak görüyor ve yönetilenlerin mutluluğunun en üst düzeye çıkarılması ilkesine aykırı buluyordu.

4. Basın özgürlüğünün dördüncü savunması, Hakikat’e yurttaşlar arasındaki kısıtlamasız tartışma yoluyla ulaşılacağı düşüncesine dayanıyordu. Basın özgürlüğüne ilişkin tüm bu savların sorunsuz oldukları söylenemez ama bu görüşler erken modern toplumların ilk gelişmesini derinden etkilediler. On dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar gerek Amerika’da gerekse İngiltere’de “basın özgürlüğü” cesur ve bulaşıcı ütopik bir kavram olarak işlevini sürdürdü. Yöneten sınıfları sıkıştırmaya yaradı. Devletin ifade özgürlüğüne getirdiği kısıtlamaları dramatize etti. Medeni haklar ve siyasal demokrasi mücadelesine hız kazandırdı. Özgür basının yaygınlaşması yazılı metinlerin görünümüne hem katkıda bulundu hem de ondan yararlandı; metinler laik bir nitelik kazandıkları gibi, okunmaları da kolaylaştı. Fakat basın özgürlüğünün ilk Avrupalı ve Amerikalı savunucuları bu ütopik vizyonun birçok kör noktalarla malul olduğunu da görememişlerdi. İlkin basının kendi kendini sansür etmesi olayını hesaba katmadılar; çünkü fikirlerini topluluk önünde ifade etme yeteneğine “doğal olarak” sahip olan kişilerin karşısında başlıca dış tehdidin siyasal iktidardan geleceğini varsaydılar. Baskılar nedeniyle basın özgürlüğü savunucularının sansür sorununa negatif özgürlük paradigmasıyla bakmaları anlaşılabilir bir tutumdur. Söz ve basın özgürlüğü negatif özgürlük anlamına geliyordu; yani, bu özgürlük bireylerin yada bireylerden oluşan grupların önceden bir dış engelleme olmaksızın düşüncelerini dile getirme özgürlüğüydü ve yalnızca bu özgürlüğü tüm diğer bireylere garanti eden ve hükümet tarafından yaptırımlarıyla uygulanan yasalara tabiydi. İşin can alıcı noktası, basın özgürlüğünü savunan bu kuramların felsefi anlamda yeterince çoğulcu olmamalarıdır. Her şeyin tartışılması mübahtı, bir şey hariç: Kendi dünya görüşleri. Tüm ideologlar gibi, tüm dünya için geçerli olmayı hak etmiş evrensel bir dil olduklarını varsayarak kendilerini eleştirilere karşı korumaya çalıştılar.

Konuya eleştirel gözle bakan biri sorabilir: Mademki basın özgürlüğü hakkındaki modern ideal daha en başından bu kadar kusurluydu, onu doğumundan üç yüzyıl sonra niçin tartışalım? Bu deneme işte bu çetin sorulara cevap vermeye çalışıyor. Basın özgürlüğü hakkındaki eski söylemin güçlü ve zayıf yanlarının değinilmesinin günümüzde önemli olduğunu savunuyor.

İlk yaklaşım Pazar rekabetinin basın ve yayın özgürlüğünün kilit koşulu olduğunda ısrar ediyor; bu özgürlüğü de devlet müdahalesinden özgürlük olarak, bireylerin düşüncelerini dış kısıtlamalar olmaksızın iletebilme hakları olarak anlıyor. Devlet sansürü, bireysel seçim, yasal düzenlemenin kaldırılması yani “deregülasyon” pazar liberallerinin tezinin temel kavramıdır.

Özel ellerde bulunan bir basın ve çok kanallı bir yayım sistemi özgürlüğün kalesidir. Kültürel ayrıcalıkların ve devlet baskısının savunucularının baş belasıdır. Pazar liberalleri devletçe korunan medyanın pederşahiliğine karşı çıkıyorlar. Onlara göre, kamu hizmeti yayımcılığı fikri en başından yolunu sapıtmıştı. Aslında, kamu hizmeti yayımcılığı kişisel ihtiyaç ve kaygıların temsilini sınırlar. Seçme alanını sıkıştırır, daraltır, azaltır. Televizyonda hükümetin dayandığı varsayım şöyle anlatılmıştır. “Ne seyretmek istediklerini seçmeyi insanlara bırakamazsınız, onların neyin onlar için iyi olduğunu bilen ve düşünceleri birbirine yakın insanlarca denetlenmeleri gerekir.” Medyanın tekelci kamusal düzenlenmesi artık haklı gösterilemez. Devlet korumasındaki medyanın keyfi finansmanının ve sansürünün en iyi panzehiri, Pazar rekabetinin tarafsız ve tüketiciye-duyarlı üleşim sistemidir. Kamu hizmeti tekellerinin ortadan kalkması, radyo-televizyon yayımcılığının erginliğe ulaştığının bir işareti olacaktır. Pazar liberalizminin muhalifleri ve özellikle sola eğilimli olanları, bu önerilerden telaşa kapılmış durumdalar. Diğer yandan deregülasyonun İtalya’da yarattığı yoz sonuçları değerlendirmek gerekiyor. Örneğin, haber-eğlence programları (barok televizyon parçaları haline dönüştürülmüş ağız sulandırıcı mahkeme duruşmaları) ve iç gıcıklayıcı striptease’li yarışma programları bunlar arasında sayılıyor. Artık kalitenin yerini ticaret kurtlarının ölçüleri almıştır.

Çok kanallı seçim demek çok kanallı saçmalık demek olduğuna göre – ucuz yarışma programları, reklamlardan farkı olmayan içi boş eğlence programları – daha fazla seçenek daha iyi değil, daha kötü medya demeye gelecektir. Pazar liberallerinin, pazarın bireysel seçim özgürlüğünü arttırdığı iddiası da kuşkuludur. Sınırsız Pazar rekabeti aslında belirli yurttaşların, özellikle azınlıkların ve geçici çoğunlukların seçim özgürlüğünü ağır biçimde zedelemektedir. Yayımcılar rekabete tutuştuklarında en iyi yöntemin kitlelere cazip gelecek programlarla tam ortadaki kesime seslenmek olduğunu biliyorlar. Bunun sonucu, programlarda çeşitliliğin sınırlanması ve birbiriyle örtüşmesi oluyor. Muhaliflerin Pazar liberali fetişi ile ilgili söyleyebileceklerinin özü şu: Pazar rekabetinin iletişim özgürlüğünü garantili olarak sağladığının inanılır olduğu günler çok geride kaldı. Bugün ise basın özgürlüğünün dostlarının şunu anlamaları gerekiyor: İletişim pazarları iletişim özgürlüğünü kısıtlamaktadır; pazara girmek isteyenlere engeller koyarak, tekellere izin vererek, seçenekleri sınırlayarak ve enformasyonun egemen tanımını kamusal yarar kavramından uzaklaştırıp özel olarak tasarruf olunabilen bir metaya yaklaştırarak yapmaktadır bunu.

Basın ve yayım özgürlüğü konusundaki Pazar liberali görüşünü bozup çürüten tek şey Pazar rekabeti fetişi değil. Bu görüşün devlet kurumlarının sorumsuzluk ve keyfi erkine duyduğu sempati de çoğu kez ona puan kaybettiriyor. Günümüzde tüm demokratik rejimlerin göbeğinde despotizm çekirdekleri bulunuyor. Eski modern mutlakıyetçi devletlerin, parlamentolar tarafından yönetilen geç modern anayasal devletlere tarihsel dönüşümü sona erdi.Artık yeni bir siyasal sansür dönemine, Demokratik Leviathan çağına giriyoruz. Bu çağda hayatın yaşamsal parçaları çeşitli eski ve yeni kalemlerle donatılmış, sorumsuzluk siyasal kurumlar tarafından biçimlendirilmekte. Birbiriyle bağlantılı beş siyasal sansür türü özel ilgiye değer.

1. Olağanüstü hal erkleri : Hükümetlerin, medyanın bazı bölümlerini zorbalıkla sindirerek yola getirme girişimleri talimatlar, tehditler, yasaklamalar ve tutuklamalarla Batı demokrasilerinde de kendisini hissettirmeye devam ediyor. Ön engelleme ve yayım sonrası bu baskı türünün iki tekniği.

2. Silahlı gizlilik : Modern devlet erki, gizlilik perdesinin arkasına saklanmış polise ve askeri organlara dayanarak başarılı olur.

3. Yalan söylemek : Siyasette yalan söylemek demokratik rejimlerin özelliklerinden biridir.

4. Devlet reklamcılığı : Erken modern devletin yöneticileri; özellikle mutlakıyetçi evrede, kendilerini toplumda birliğin kaynağı ve ilkesi olarak görüyorlardı. Siyasal liderlerin televizyon ve radyo mülakatlarında kayrılarak yansıtılması, devlet reklamcılığının daha az göze çarpan, ama hiçte önemsiz sayılamayacak bir örneğidir.

5. Korporatizm : 20. yüzyılda hükümetin işlevlerinin özel kesimin örgüt ağları tarafından yerine getirilmesi, pazarlık , ihsan yada sözleşme ile yapılması, sıradan bir olay haline geldi.

Batı demokrasilerinin bu beş yönelimi kaygı vericidir. Bunlar gösteriyor ki, normal olarak ne yurttaşlara, ne kitle iletişim araçlarına karşı sorumlu ne de hukuk devletine tabi olan siyasal erk toplamı çoğalmaktadır. Eğer hukuk devleti keyfi devlet erkinin siyasal yaşamdan sistematik olarak ayıklanması ise ve keyfi erk kamunun değerlendirmesi ve eleştirisinden muaf ve çevresine karşı duyarsız ve ondan öğrenmeye yeteneksiz erk olarak tanımlanıyorsa, o zaman denilebilir ki, batı demokrasilerinde hukuksuzluk artmaktadır. Bütün bunlar çarpıcı bir paradoksu yansıtıyor.

Pazar liberallerinin çoğu sansürsüz bir özgür iletişim pazarından söz etmeye bayılıyorlar, ama iş bu yönelimleri eleştirmeye gelince hemen geri kaçıyorlar; yurttaşların hukuk devletini genişletme, siyasal erkin keyfiliğine ve gizliliğine set çekme çabalarına karşı antipati dolu, hatta düşmanca bir tutum takınıyorlar. Onların Pazar özgürlükçülüğü siyasal ve kültürel otoriterliğe duyulan derin bir yeni-muhafazakar bağlılıkla yan yana yaşıyor. Bu deneme şimdiye kadar “deregülasyon”a karşı çıkanların iki zayıf noktasını vurgulamaya çalıştı. Pazar liberallerine karşı ve kamu hizmeti iletişiminden yana ortaya koydukları savın üçüncü bir zayıf yanı, yukarıdakilerle ilgili bir kör noktası var: Kamu hizmeti medyasını toplum önünde haklı gösterme girişimlerinin inandırıcı olmaması. Eğer iletişim medyası bir kamu hizmeti olarak savunulacaksa, oynayacağı rollerin ve yapacağı işin önemi açık ve mantığa uygun bir biçimde anlatılmalıdır. Ne yazık ki, kamu hizmeti medyasına ilişkin çağdaş sav ağır bir meşruiyet sorununa paçayı kaptırmıştır. Kamu hizmeti medyasının hastalığı ötekilerden bile daha geneldir; bu hastalık, eski temsil biçimlerini zayıflatmakta ve parçalamaktadır.

Kamu hizmeti yayımcılığı yalnızca eğlendirme amacından daha yüce amaçlar güder. Bu anlamda, nitelikli yayımcılığın kazandığı pratik başarıları küçümsemek doğru olmaz. Gene de, var olan kamu hizmeti medyasına bir kalite, denge ve evrensel erişim timsali olarak bakmak miyopluk olur. Kamu hizmeti medyasının egemen tanımı, kendi varlığını kalite edebiyatına başvurarak haklı göstermekle de stratejik bir hata yapıyor. Pazarı savunanlarında kalite konusunda ayrı bir görüşü var. Terimin anlamsal bulanıklığından yararlanarak ve onu daha da bulandırarak kamu hizmeti modelini akıl karıştırıcı ve tepeden bakmacı olmakla eleştiriyorlar. Onlara göre, izleyici bağımsız tüketicilerden oluşmuştur ve en pratik kalite ölçüsü onların yaptıkları seçimlerdir.

Peki, yeniden tanımlanmış, genişletilmiş, daha erişilir ve sorumlu bir kamu hizmeti modeli pratikte nasıl bir şey olacak? Kamu hizmeti medyası, başlangıçtaki modelinin geri dönülmez ve derin bir bunalıma girdiğini hiç unutmaksızın “gayrimetalaştırıcı” başarılarını örnek alıp ilerletmeli. Farklı yaşam biçimleri, beğeniler, görüşler arasında uyumlu bir birlik oluşmasına, despotik devletlerin ve Pazar güçlerinin egemenliği altında olmayan tarafından yönetilen yurttaş çoğunluğunun siyasal güç kazanmasına yardımcı olmalıdır. Onların çok katmanlı anayasal devletlerin çerçevesinde yaşamasını sağlamalıdır. Bağımsız kendi kendisini örgütlemiş, devlet kurumlarının dar sınırlarını aşan sivil toplumlarda çalışan ve tüketen, yaşayan ve seven, kavga eden ve uzlaşan yurttaşlarına karşı sorumlu tutulabilen devletlerdir.

İletişim medyası, siyasal yöneticilerin yada iş adamlarının kişisel kazancı yada karına değil, kamu kullanımına yada tüm yurttaşların zevk almasına yaramalıdır. Bunları sağlamada önceliklerden birisi, çağdaş devlet erkinin sansür yöntemlerinin gözler önüne serilmesi ve kaldırılmasıdır. Bir diğeri, hem siyasal erkin sürekli başına ekşiyen hem de çalışan, sevişen, kavga eden ve başkalarını hoş gören yurttaşların başlıca iletişim araçları olarak hizmet veren devlet dışı medyanın gelişmesi. Bu öncelikler uygulamaya konulduğunda kamu hizmeti yayımcılığına ilişkin şimdiki egemen tanım radikal olarak değişecektir; hem de Pazar liberalizminin cazibesine teslim olmadan. Kamu hizmeti iletişiminden söz edildiğinde artık akla, devletçe finanse edilip korunan, ama devlet-dışında kalan ve yurttaşların büyük bir bölümü arasında fikir dolaşımını sağlayan iletişim kurumları gelecektir.

Bu denemede savunulan kamu hizmeti modeli, özgür ve eşit iletişime ilişkin bu temel ilkelerin hakkını yememeye çalışmaktadır. Çünkü bu model, evrensel amaçla çoğulcu amaç arasında ortadan kaldırılması mümkün olmayan, modern bir ikilem bulunduğunun bilincindedir: Evrensel yaklaşımda amaç, tüm yurttaşların fikirlerini topluca açıklamalarını sağlayacak haklara sahip kılınmasıdır; çoğulcu yaklaşımda ise amaç belirli yurttaşların kendi fikirlerini topluca açıklamalarını sağlayacak alanlar açarak gerçek bir çeşitlilik sağlarken, kimi diğer yurttaşların ifade gücünü denetim ve sınırlama altına almaktır. Dahası burada ana çizgileriyle verilen yeni kamu hizmeti modeli toplumsal çeşitlilik olgusuna daha uygundur-bölgeler arası, kır ve kent, genç ile yaşlı, zengin ile yoksul, meslekler, etnik kimlik, dil, cinsiyet ve cinsel tercihten kaynaklanan farklılıkların gittikçe daha belirleyici olduğunu unutmamak gerekir. Demokrasinin bilgili yurttaşlara ihtiyacı var. Onların demokratik araçlar sayesinde aklı başında anlaşmalara varma yeteneği, ancak farklı fikir kaynaklarına eşit ve açık erişim sağlayabilmeleri durumunda filizlenip gelişebilir.

Aramalar:


Warning: Illegal string offset 'remove_thumb' in /home/kitapoze/public_html/wp-content/themes/wp-launch/wp-launch/post-thumb.php on line 4

Liderlik Sanatı kitap özeti

Kitapta, liderlik felsefi açıdan ele alınmakta, toplum ile lider ilişkisi irdelenmekte, kitap, lider olmak isteyenlere yalnızca bir başvuru kitabı olmanın dışında, onlara yol gösterici bir özellik taşımaktadır.

Orijinal Çince’de, Zen Derslerinin adı “Zen Okullarından Değerli Dersler”dir. Bunlar ilk önce Çin Zen ustası Miaoxsi tarafından 12 nci yüzyıl başlarında bir araya getirilmişlerdir.

Zen dersleri; Song hanedanının ilk dönemlerinde, büyük Zen ustalarının çoğu bilinmedik kaynaklardan gelen, artık varolmayan, ancak Zen okulları ağı ile doğrudan temas yoluyla özgün olarak bulunabilen kişisel öğretileri bir araya getirir. Bazıları ise o zamanki derleyici tarafından,o andaki sözlü geleneklerden faydalanılarak yazılmış olabilir.

Zen dersleri Zen Budist biliminin bir parçasıdır. Zen yazıtları şu anda elimizde bulunan kısmından çok daha geniştir.

Kitapta açık ve toplumsal konulara değinen ünlü öğretmenlerin çeşitli deyişlerine yer verilmiştir.

Bu deyişler günümüz liderlerine ve toplumlara çeşitli mesajlar vermekte, liderin toplumu göz ardı etmeden toplumla birlikte aydınlanmış niteliklere yükselmesini tavsiye etmektedir.

Kitapta çeşitli kaynaklardan elde edilmiş 216 tane deyiş irdelenmiş, liderin hangi özelliklere sahip olmasının gerektiği, topluma bakış açısının önemi ve toplumla birlikte aydınlanmanın önemi çeşitli görüşlerle, günümüzde de faydalanılacak bir şekilde bir araya getirilmiştir.

“Liderin erdemi yoksa o zaman o topluluk çöküşün eşiğindedir.” Günümüz toplumlarında da eğer liderler erdemli değilse toplumlarını kendileri ile birlikte çöküşe götürürler.

Liderler kendi çıkarlarından çok toplumun çıkarlarını ön planda tutmalı, onların istekleri ve ihtiyaçları doğrultusunda toplumlarını çağdaş bir uygarlık seviyesine yükseltmelidirler. Bunu yapmayan lider, halkına liderlik yapamayacak bir duruma düşer ve halkından kopar. Halk da kendisine yeni bir lider arama yoluna başvurur.

“İyi liderler topluluğun aklını kendi akılları kılarlar ve hiçbir zaman akıllarının özel ön yargılara kapılmasına izin vermezler. Topluluğun gözleri ve kulaklarını kendi gözleri ve kulakları kılarlar ve hiçbir zaman gözleri ve kulaklarının taraflı olmasına izin vermezler.”

Liderler halkına karşı dürüst ve tarafsız olmalı, onlara her açıdan eşit yaklaşmalıdır. Yoksa lider toplumun lideri olmaktan çıkar; yalnızca taraf tuttuğu, yakınlık gösterdiği toplumun belli bir kısmına liderlik yapabilecek seviyede kalır.

“Topluluk karşısında insanın davranışları, dinlenme anındayken bile ciddi olmalıdır, konuklara karşı sarf edilen sözcükler tanıdıklara söylenirken de onur verici sözcükler olmalıdır.”

Lider toplumuna hak ettiği değeri vermeli kendini onlardan üstün görmemelidir. Lideri lider yapan kendi toplumudur. Lider toplumuna yakınlık gösterdiği, onlarla birlik olduğu sürece toplumun lideri olmaya devam edecektir. Lideri yücelten onu kendisine önder yapan kendi halkı olduğu gibi onu alçaltacak da kendi toplumu olacaktır.

Aramalar:


Warning: Illegal string offset 'remove_thumb' in /home/kitapoze/public_html/wp-content/themes/wp-launch/wp-launch/post-thumb.php on line 4

Briç Masasında Cinayet kitap özeti

Bay Shaıtana katil romanlarıyla ve katillerin izledikleri yöntem ve yollarla ilgilenen, özellikle bu konuda yakalanamamış ve işledikleri cinayetin esrarı çözülememiş katillerle ilgilenen bir kişidir.

Bay Shaıtana arkadaşlarına evinde bir yemek daveti vererek; bu yemek davetine Belçikalı Dedektif Pairot, Anne Meredith, Bayan Lorrimer, Dr. Geotfrey Roberts, Binbaşı Despard, Bayan Ariadne Oliver (Cinayet Yazarı), Albay Race (Gizli Servis Şefi) ve Başmüfettiş Battle’i çağırır. Davette yemekten sonra Bayan Lorrimer, Anne Meredith, Binbaşı Despard ve Dr. Roberts bir grup oluşturarak briç oynamaya başlarlar. Diğer geriye kalan konuklarda briç oynamaya başlar. Saat 22.20 olduğunda Albay Race ve Dedektif Pairot ev sahibinden müsaade almak üzere kalkar ve şöminenin başında oturan Bay Shaıtana’nın yanına giderler. Bay Shaıtana’nın bir küçük hançerle öldürüldüğünü görürler. Başmüfettiş ve Dedektif Pairot konukları diğer odaya alarak cinayeti araştırmaya başlarlar.

Dedektif Pairot cinayeti tespit eder ve başmüfettiş ile beraber Bay Shaıtana’ya yakın olan masada briç oynayan Binbaşı Despard, Bayan Lorrimer, Miss Meredith ve Dr. Roberts’le konuşarak bir ipucu bulmaya çalışırlar. Daha sonra dedektif başmüfettişe bir gün önce Bay Shaıtana’nın kendisine “Daveti vermesindeki amacının bir katili yakalatmak olduğunu” ima eden bir konuşma yaptığını söyler. Bunun üzerine başmüfettiş, dedektif, Bayan Oliver ve Albay Race konukların geçmişi hakkında bilgi toplamaya başlar.

Araştırma sonucunda Dr. Roberts’in eski hastalarından Bayan Crattack’ın kocasının piyasada çok sayıda bulunan traş fırçasındaki Antraks mikrobundan dolayı ölmüş olduğu bulunur. Bu olaydan yaklaşık bir yıl sonra Bayan Crattack’ında Mısır’da kan zehirlenmesinden öldüğünü ve Mısır’a gitmeden önce son kez Dr. Roberts’a uğrayıp tifo aşısı olduğunu öğrenirler. Bu olayı araştırması için başmüfettişin yardımcısı O’Cannar görevlendirilir. Crattack’ların hizmetçileri Elsie Batt’la görüşür. “Elsie Batt olayı Bay Crattack’ın öldüğü gün çok sinirli olduğunu, Bayan Crattack’a bağırdığını, bağırırken de kendisinin aldatıldığını daha fazla dayanamayacağını söylediğini, bunun üzerine Bayan Crattack’ında Dr. Roberts’i arayarak gelmesini istediğini ve kısa bir süre sonra Dr. Roberts’in gelerek Bay Crattack’la tartışıp ayrı bir odaya gittiğini ve daha sonra Dr. Roberts’in evden ayrıldığını, beyefendinin de o gün Antraks mikrobundan öldüğünü, hanımefendinin ise yaklaşık bir yıl sonra evi satarak Mısır’a gittiğini, giderken son olarak Dr. Roberts’e giderek tifo aşısı olduğu” şeklinde anlatır.

Dedektif Pairot araştırmaya Bayan Lorrimer’le devam eder. Bayan Lorrımer zeki ve briç oynamayı çok seven bir hanımefendidir. Dedektif kendisine o geceki oyun hakkında sorular sorar. Bayan oyunun bütün ayrıntılarını sayarak cevap verir. Dedektif araştırmaya Anne Meredıth ile devam eder. Aynı soruları kendisine sorar. Mıss Meredıth’in briç oyununu fazla takip edemediği verdiği cevaplarla ortaya çıkar. Bayan Oliver’de araştırma yapmak üzere Mıss Meredith’in yanına gelir. Yanında arkadaşı Mıss Phata Dawes’de vardır. Bayan Oliver ona yardım etmek istediğini ve kendisine her zaman gelebileceklerini söyleyerek aldığı cevaplardan sonra evden ayrılır.

Kısa bir zaman sonra Miss Phata daveti hatırlayarak Bayan Oliver’in evine gider. Miss Phata Bayan Oliver’e Mıss Meredith’in daha önce hizmetçi olarak çalıştığı evin hanımı Bayan Benson’un şapka boyası içerek öldüğünü söyler. Dedektif araştırmaya Binbaşı Bespard’ la devam eder. Binbaşı uzun boylu yakışıklı biridir. Ona da briç hakkında sorular sorar. O da briç hakkında fazla ayrıntı hatırlamayarak, Roberts’in çok blöfçü ve cesaretli oynadığını, üçüncü oyunda Granslemi yaptığını bunun dikkatini çektiğini anlatır. Binbaşı Despard, Mıss Meredith’i ziyaret ederek kendisinin yardıma ihtiyacı olduğunu bu yüzden bir avukat tutması gerektiğini, kendisinin avukatının görevinde çok iyi olduğunu söyler.

Başmüfettiş Battle Binbaşı hakkında araştırma yaparken Amazon’da rehberliğini yaptığı Prof. Luxmore’a görüşmeye giderek her şeyi bildiğini, Prof. Luxmore’un Binbaşı tarafından vurulduğunu ve bununda Bayan Luxmore’un kendisi tarafından olduğunu söyler. Köşeye sıkışan Bayan Luxmore söylenenleri gerçek sanarak her şeyi itiraf eder. “Kocamın bitkiler hakkında araştırma yapması için beraber Amazon’lara gittik. Kocam rehberimiz olarak Binbaşı Despard’ı tanıştırdı. Binbaşıyla o andan itibaren aramızda bir bağ oluştu sanki. Ama bunu kendisine hiç bir zaman hissettirmedim. Bir gün kocamla Binbaşı tartışmaya başladı. Bu sırada araya girdim, silah o sırada ateş aldı ve kocam yere yığıldı. Binbaşı teslim olmaya giderken oluşacak skandal dan korkarak ona engel oldum ve kocamın hummadan öldüğünü söyleyerek gömdük.” diyerek anlatır.

Dedektifin Bayan Luxmore’la konuştuğunu öğrenen Binbaşı her şeyi anlatmaya karar verir. Dedektife “Prof. Luxmore ve eşine Amazon’larda rehberlik ederken hepimiz humma hastalığına yakalandık. Prof. Luxmore hepimizden daha fazla ateşli idi. O gece kendisini kaybetmiş bir şekilde nehire doğru ilerlediğini gördüm. Onu engelleyemeyeceğimi düşünerek onu bacağından vurmaya karar verdim. Tam silahı ateşlerken Bayan Luxmore beni engelleyerek onu sırtından vurmamı sağladı. Polise giderken Bayan Luxmore’un bana olan duyguları yüzünden suçlanacağımı düşünerek yerlilere hummadan öldüğünü söyledim “der.

Hiç beklenmedik bir anda Bayan Lorrimer dedektifi arayarak kendisi ile görüşmek istediğini söyler. Dedektif giderek onunla görüşür. Bayan Lorrimer dedektife Bay Shaıtana’yı kendisinin öldürdüğünü söyler. Dedektif buna inanmayarak bayan Lorrimer’i sıkıştırır. Bunun üzerine Bayan Lorrimer cinayeti işlediğini bunu Mıss Meredith’i korumak için yaptığını, kendisinin nasıl olsa iki aylık ömrünün kaldığını söyler. Dedektif evden ayılır. Tam giderken arkasına bakar ve Bayan Lorrimer’in merdivenlerden Mıss Meredith sandığı genç bir kızın çıktığını görür ve yoluna devam eder.

Bir gün sonra başmüfettiş arayarak Bayan Lorrimer’in intihar ettiğini ve diğer cinayet sanıklarına bir itiraf mektubu yazdığını söyler. Bunu öğrenen dedektif hemen Bayan Lorrimer’in evine gider ve Dr Roberts’le karşılaşır. Hizmetçiyi teselli etmeye çalışırken olayı sorar. Hizmetçi kendisine hanımefendinin dün rahatsızlandığını ve bunun dedektifin gitmesinden sonra gelen Mıss Meredith’le görüşmesinden sonra olduğunu, bunun üzerine hanımefendinin uyku ilacı alarak istirahate çekildiğini söyler. Olaya ilk müdahaleyi sabah büyük bir heyecanla gelen Dr. Roberts yapmıştır.

Dedektif bunları öğrendikten sonra Bayan Lorrimer’in odasına gider ve kadındaki morluğu fark eder. Bunun üzerine başmüfettiş ile beraber Mıss Meredith’in evine giderler. Arkadaşı Mıss Phata beraber nehire indiğini öğrenirler. Hızla nehire giderler, biraz ileride Mıss Meredith’in arkadaşı ile kayıkta olduğunu, Binbaşının da onlara doğru gittiğini görürler. Tam o sırada Mıss Meredith arkadaşının bacağından tutarak nehire atar. Arkadaşının müdahalesi ile kayık alabora olur. Binbaşı suya atlar. Mıss Phata’a yönelerek onu kıyıya bırakır ve tekrar gider. Mıss Merdith’i çıkarır ancak artık çok geçtir. Mıss Phata olaylara bir anlam veremez ve dedektife sorar. Dedektif Mıss Meredith’in daha önce yanında çalıştığı Bayan Bohanes’i zehirleyerek öldürdüğünü sonrada onun yanında çalıştığını bilen tek kişinin kendisi olduğu için kendisini öldürmek istediğini anlatır.

Bu sırada Bayan Oliver’i arayarak Dr. Roberts’ı büroya çağırmasını ister. Bu olaydan sonra başmüfettiş ve dedektif büroya gider ve kendilerini bekleyen Dr. Roberts’le konuşmaya başlarlar. Dedektif bütün her şeyi bildiğini ve katilin Dr. Roberts olduğunu söyleyerek anlatmaya başlar “O gece Bay Shaıtana’nın yaptığı konuşmadan şüphelenerek onu öldürmeye karar verdin, üçüncü elde Granşlemi yaparak herkesin dikkatini oyuna çekip kendisini oyun dışı bırakarak şöminenin yanına gidip hançerle Bay Shaıtana’yı öldürdüğün hiçbir şey olmamış gibi oyuna devam ettin, tam o sırada oyun dışı kalan Mıss Meredith şöminenin başına giderek Bay Shaıtana’nın halini görünce kontrol etmek amacı ile üzerine eğildi, bunu gören Bayan Lorrimer katili Mıss Meredith zannetti.

Bayan Lorrimer’in hasta olduğunu öğrenen Dr. Roberts’in bundan faydalanarak mektupları el yazısını taklit ederek yazıp sabaha erkenden gelip hizmetçiye hiçbir şey sezdirmeden kendisine sıcak su getirmesini istedi ve hizmetçiyi uzaklaştırdıktan sonra Bayan Lorrimer’le yalnız kalıp onu zehirleyip intihar süsü verdin “diyerek Dr Roberts’ı suçlar. Dr Roberts buna itiraz eder ve herhangi bir delilinin olmadığını söyler. Dedektif eski arkadaşı bir aktörü Dr. Roberts’e görgü tanığı bir cam silici olarak tanıştırır. Dr. Roberts her şeyi itiraf etmek zorunda kalır ve dedektifin söylediği her şeyi aynen tekrar eder.

Aramalar:


Warning: Illegal string offset 'remove_thumb' in /home/kitapoze/public_html/wp-content/themes/wp-launch/wp-launch/post-thumb.php on line 4

68′li olmak kitap özeti

1940’lı yıllarda doğan, sözde demokrasi içinde 1950’lerin baskısını yaşayan ve 1961 Anayasasının özgür ortamı içinde yeni bir dünya kurabileceğini sanan bir bölüm genç insanın yaşadığı; umut ve sevgi dolu, heyecanlı bir macera idi ‘68 olayları’.”

O zamanın gençleri çok okumaya çalışırlardı.

68 kuşağına ortak bir zemini sağlayan ad, filozof ve eylem adamı olarak Karl Marks’tı.

68 kuşağına 61 Anayasası’nın özgürlük havası içinde tüm eylemlerinde insan sevgisinin izlerini taşıdı.

Emperyalizmin baskı ve etkisinden uzak, tam bağımsız ve demokrasinin gerçek anlamıyla işlediği yani ekonomik temellere dayandığı, mutlu bir Türkiye’nin kurulması için mücadele etmek 68 kuşağının amacıydı.

Tepeden inme ve temelsiz bir demokrasi hazmedilemez, oluşturulan özgür ortam toplumun aleyhine gelişir.

Elimizde böylesi demokrat ve ileri bir anayasa olmasına karşın, Türkiye demokratik rejimini neden yürütemedi, sorusun 60’lardan günümüze sorulur. Bu soruya verilen, Türkiye temel hak ve özgürlükleri eksiksiz yaşadığı için bu duruma düşmüştür, cevabı yanlıştır. Çünkü anayasa kimseye bölücülük yapın, adam öldürün vs. dememiştir. Türkiye’mizi kardeş kavgasının eşiğine getiren şey özgürlük ortamı değil, özgürlük ortamına getirilmek istenen kısıtlamalar olmuştur. Devletin şekli ve cumhuriyetin nitelikleri hariç her şey tartışılmalıdır.

Celal Bayar, Atatürk’ün silah arkadaşıydı. Banka ve ekonomi bilgisi sebebiyle Atatürk Celal Bayar’ı koruyordu. Atatürk öldüğünde başbakan olan Bayar savunmasız olduğu için istifa edip yerini İsmet Paşa’ya bırakır. Çok partili sistemle çiftçi ve muhafazakar kesimi arkasına alıp Demokrat Parti ile iktidara gelir. Türk demokrasisini, tüm devlet güçlerini birleştirerek oluşturdukları Tahkikat Komisyonu ile boğarak askeri kışladan çıkarttılar. Siyasal idam sehpalarının tekrar gündeme gelmesine yol açtı.

Türkiye’de 1960 öncesi günlerde, değil çoğulcu demokrasilerde; ılımlı totaliter rejimlerde bile rastlanması mümkün olmayan bir devlet terörü hüküm sürüyordu.

27 Mayıs ihtilalinin, ordunun kışladan çıkması gibi tatsız bir alışkanlığın başlangıcı olduğuna kuşku yoktur. Ve gerek bu yönüyle ve gerekse ulus iradesiyle belirlenmiş olan bir siyasal iktidarı, silah zoruyla değiştirmiş olması bakımından eleştirilere açıktır. 27 Mayıs 1960; Türk ordusunun, ulus yaşamına yaptığı olumlu bir müdahaledir.

Devrim, bir toplumdaki ekonomik ve siyasal yararlanmanın toplumun geniş kesimleri lehine hızla değişimidir. Eğer bu değişim, toplumun geniş kesimleri lehine değil de daha dar bir kesim lehine gerçekleşirse, bir karşı devrim söz konusudur. Eğer bu değişim uzun bir zaman sürecinde gerçekleşirse, evrimden söz etmek gerekir. Toplumun yaşamında hiçbir değişiklik olmamışsa ve sadece yönetimi el değiştirmişse, bir hükümet darbesinden söz etmek gerekir. Her devrim, mutlaka bir ihtilal sonunda ortaya çıkmaz. Her ihtilal sonucu devrim olmaz.

Demokrat Parti’nin 60 kadrosu, Türkiye’nin o güne kadar çıkardığı en nitelikli kadrolardan biriydi. Bu kadronun siyasal yaşamdan itilmesi, niteliksizlerin görev almasına yol açtı. Nitelikliler “nasıl olsa asker izin vermez” korkusuyla siyasal yaşama katılmadı. Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın idamı da 27 Mayıs’ın olumsuz yönüdür.

27 Mayıs her şeye rağmen bir devrimdi.

Terör vesile edilerek üniversite özerkliğinin ortadan kaldırılması yönündeki eğilim ülkemizi halen etkilemektedir.

Özerk üniversiteler özgürlükçü demokrasinin vazgeçilmez koşulu ve onur kaynağıdır. Zaten özerk üniversite, devlet içinde devlet olan, sorumsuz bir kurum olarak yaşayamaz. Toplumuna karşı sorumludur, çağına karşı da sorumludur. Aksi taktirde tasfiye olur, gider.

12 Eylül 1980 müdahalesi için bardağı taşıran damla şeriat çabaları ve ünlü Konya mitingidir.

2969 sayılı yasa gereğince 12 Eylül 1980 ile 6 Kasım 1983 arasındaki dönem uygulamalarını eleştirmek yasaktır.

Özel üniversitelere, devletin yapması gereken bir işi yaptığı için devlet bütçesinden bir yardım sağlanıyor. Diğer liseler ve Pamukkale Turizm de devletin yapması gereken eğitim ve ulaşım işini yaparken niçin onlara yardım yapılmaz.

YÖK için alınması gereken önlemler:

1. Yükseköğretim Kurumunun ayrıntılara değin yetkilerini iptal ederek salt planlama, eşgüdüm ve denetim yetkileri elde tutulur.

2. Fakültelere tüzel kişilikleri geri verilir.

3. Tüm birimlerde yöneticilerin seçimle belirlenecekleri bir sistem oluşturulur.

4. Akademik yaşamın her aşamasına tez zorunluluğu yeniden konur.

Cumhurbaşkanının seçtiği üç rektör adayından biri için demokratik olmayan bir sistem görülür. Öğretim üyeleri üç rektörden birine üç katı oy verse de cumhurbaşkanı en az oy alanı layık görse onu seçer. Burada da demokrasiden söz edilemez.

Kültür evrensel bir olgudur. Ancak bir kültür ulusal motiflerle süslenmedikçe zenginleşemez.

Kimileri kültür üretir, ama çoğunluk için kültür bir tüketim malzemesidir.

Egemen sınıflar kültürün genişlemesini istemezler. Çünkü çoğu kez okuyan, düşünen kafalar başlarına bela olur. Bu bakımdan ellerinden geldikçe kültürü yozlaştırma yoluna giderler.

Tüketim toplumu, kapitalist sistemle hızlı bir ekonomik gelişme sağlamış olan ve insanların her türlü gereksinimini karşılayan toplumdur. İnsanoğlu tarihi boyunca her gün biraz daha fazla tüketiyor.

Ulus soyut, tarihsel ve felsefi bir kavramdır. Halk ise, somut ve toplumbilimseldir.

Bir yandan kitle iletişim araçlarıyla, sonsuz bir tüketim özendirmesi yapılırken, bir yandan da tasarrufun erdemlerini dinleyen halk şaşkına döner.

Ülkelerin ekonomi politikalarına yön verenler, eğer istedikleri tasarruf oranına nasihatle ulaşamazlarsa, bunu zorla da yapabilirler.

Sağ kesim daha çok okumaktadır. Çünkü kitapları basmak için devlet desteğinin yanında özel kuruluşlardan da destek gördüğü için daha ucuzdur. Ayrıca sağ kitaplar solunkiler gibi suç aleti olarak görülmez.

Dünya üzerindeki tüm batı modeli demokrasilerde; nerede, ne zaman parlamento iradesiyle bir erken seçim olmuşsa, o erken seçim iktidar istediği için olmuştur ve genellikle iktidarın isteği yönünde sonuçlanmıştır. Eğer erken seçim muhalefetin çıkarlarına uygun düşerse, hangi iktidar bunu gerçekleştirir? İktidarlar erken seçimi parlamentoda çoğunluklarını pekiştirmek ve geliştirmek için yaparlar.

12 Eylül 1980, Türkiye’de 1961 Anayasasının getirmiş olduğu özgürlük ortamının sonu oldu.

AT’a katılmamız durumunda, artık bir alışkanlık haline gelmiş olan askeri darbeler sona erecektir.

AT’a alınmamamızın bir sebebi de nüfusumuzun fazla olmasıdır. İşsizlerimizin çokluğu AT’nin gözünü korkutuyor. Bunun bir sebebi de tarihsel birikimdir. Tarih boyunca bizi düşman görüp, savaşan ülkelerin dost olacağını söyleyemeyiz.

Türkiye büyük ve önemli bir devlettir. Ortadoğu’nun ve Orta Asya Cumhuriyetlerinin anahtarıdır.

Uluslararası ilişkiler karşılıklı çıkarlara dayanır Türkiye coğrafi konumuyla, ekonomik potansiyeli ile, yetişmiş insan gücüyle dünya üzerinde önemli bir konumdadır PKK’nın devleti kendi devleti olarak görüp, sahip çıkmasına çalışmalı ve böylece terör sorunu temizlenmelidir.

Devlet daha 1960’lı yılların sonlarında solun üzerinden koruyucu kanatlarını çekmiş, solu sokağa itmeye başlamıştı.

Parlamentolardaki parti sayısının azalması ortaya güçlü hükümetler çıkartıyorsa, o zaman en güçlü hükümetler tek partili rejimlerde olur. Bunun ise demokrasi adına kabul edilmesi elbette mümkün değildir. Güçlü bir parlamento ise toplumdaki tüm eğilimleri temsil eden parlamentodur.

12 Mart, özgürlükleri koruma adına kısıtlamalar getirdi.

Türkiye geçmişten beri kritik dönemini yaşamaktadır. Bir türlü kritik olmayan döneme ulaşılamamıştır.

Türk halkının haksızlıklar karşısında tepkisiz olma sebepleri; örgütsüz olmaları, aldatıcı bir bolluk görüntüsü, toplumun geniş kesimlerinin ekonomik olarak büyük yoksulluklar içine düşmeleridir.

Toplumsal barışın bozulması, o ülkenin bütünlüğünü isteyen kaderini o ülkenin kaderine bağlamış olan gruplardan hiçbirine yarar sağlamaz.

ABD; Almanya, Rusya ve Japonya’nın adımlarını izlerken İran’ın Asya Türk-İslam Cumhuriyetlerini etkisi altına almasından çekinmektedir. Zira İran buraları etkisi altına alırsa Pakistan ve Afganistan’ı da peşine takacak ve ortaya çıkacak olan İslam radikalizmi, hem körfezi hem de İsrail’i tehdit edecek.


Warning: Illegal string offset 'remove_thumb' in /home/kitapoze/public_html/wp-content/themes/wp-launch/wp-launch/post-thumb.php on line 4

Gümüş Patenler / Elızabeth DODGE kitap özeti

Hans ve Gretel, babaları bir sel felaketinde baraj duvarlarını sağlamlaştırmaya uğraşırken talihsiz bir kazaya uğrayan ve bunun sonucu olarak kendini bilmez bir şekilde yatan fakir bir ailenin iki çocuğudur. Babanın sağlığında ailenin maddi durumu orta halli hatta zengin sayılabilir. Çünkü; baba çok çalışmakta, zor günler için gereksiz harcamalardan kaçınıp sürekli para biriktirmektedir. Aile ayda bir altın ayırarak hem bir para kesesi, hem de eski bir çorabın içini doldurmuştur. Baba kazadan hemen önce bir arkadaşından şüphelenerek kimseye haber vermeden, uzun uğraşlar sonucu biriktirmeyi başardığı bin altını saklamıştır. Tam eşi Meitje’e sakladığı altınların yerini söyleyecektir ki, kendisinin tam on yılına mal olacak baraj duvarlarının tamiratıyla bizzat ilgilenmek ister. Ayrıca baba evden ayrılmadan hemen önce eşine birde saat vermiş, kendisinden bunu iyi saklamasını istemiş, eşinin şaşkınlığı karşısında saatin hikayesini dönünce anlatacağını belirtip aceleyle yola çıkmıştır. Ne var ki; o talihsiz kaza meydana gelmiş, babanın hafızasıyla beraber paralar ve sırlar da karanlığa gömülmüştür.
Bu olay esnasında Hans beş, Gretel ise iki yaşındadır. Çocuklar annenin olağanüstü gayretleriyle büyümüş, ailenin yaşam standardı ise iyice düşmüştür. Öyle ki ısınmak için turbaları, yemek için ekmeği zor bulmaktadırlar. Bu yokluk içerisinde Hans onbeş yaşında, yaşına göre iri ve gürbüz bir erkek, Gretel ise on iki yaşında, zayıf ve çelimsiz bir kız çocuğu olmuştur. Yaşadıkları kulübenin 1 km. ilerisindeki gölde buz üzerinde danseder gibi kayan çocukları gördükçe içleri gitmekte ama paten alacak paraları olmadığı için Hans’ın tahtadan yaptığı patenlerle idare etmek zorundadırlar. Ev işlerinden ve çalışmaktan arta kalan 1-2 saatlik zamanlarında, bu gıcırdayan tahta patenlerle kaymak en büyük zevkleridir. Yaşıtları onları küçümsemekte, fakir diye aralarına almamaktadırlar. Hans ve Gretel ise almış oldukları iyi terbiyeden ve çok onurlu olmalarından dolayı kimseye ne sıkıntılarını anlatmakta, ne de kimsenin yardımını kabul etmektedir. Sadece çok iyi yürekli bir kız olan Hilda ve en az onun kadar iyi yürekli Piyer onlarla ilgilenmekte, durumlarına üzülmektedir. Birkaç kez çocuklara yardım etmek istedilerse de bu çabaları boşa gitmiştir. Yalnız Hilda, Hans’ın kardeşine yaptığı çok güzel işlemeli ağaç kolyeden kendisine de yaptırmış, ancak bu yolla yardım kabul ettirebilmiştir.
Kasabada çok büyük bir paten yarışı yapılacaktır. Hans ve Gretel bu yarışmaya katılmayı çok istedikleri halde patenleri ve paraları olmadığı için katılamayacaklardır. Ancak Hans Hildaya yaptığı kolyeden elde ettiği parayla kardeşine bir paten alır. Kendisi de çok istemesine rağmen kardeşinin mutluluğu daha önemlidir. Hans kazananın gümüş patenlerle ödüllendirileceği yarışmayı ve ödülü düşünmeksizin Gretel’in mutlu olmasını istemiş, yarışmaya girmemiştir.
Bu esnada baba iyice saldırganlaşmış, bir keresinde eşi Meitje’i ocağa atmak istemiştir. Bir şans eseri Hans çarşıya giderken Hollanda’nın en iyi cerrahı olan Dr. Boehman ile karşılaşır. Dr. Boehman, Hans’ı ilk görüşte dilenci zannetmesine rağmen daha sonra çocuğun samimiyetine inanır ve babasının tedavisini kabul eder. Nitekim bir hafta geçmeden ameliyat gerçekleştirilir. Babanın hafızası yerine gelmiş, hasta iyileşmeye başlamıştır. Doktor bu işlem karşılığında hiçbir ücret kabul etmemiştir. Bu arada yarışlar yapılmış, Gretel kızlar arasında birinci olmuştur. Erkekler arasında da Hans, Piyer’in kazanması için uğraş vermiş ve bunda da başarılı olmuştur.
Baba kazadan önce eşine emanet ettiği ve saklamasını istediği saati tekrar görmek ister. Hastasını kontrol için gelen Dr. Boehman, saatin üzerindeki yazılar okununca şaşkına döner. Çünkü bu saat onun yıllar önce kaybettiği oğluna aittir. Ralf Brinker eşine ve doktora saatin sırrını anlatır :
Saatin üzerinde L.J.B. yazmaktadır. Kazadan hemen önce onbeş yaşlarındaki bir çocuk Ralf Brinker’in bindiği kayığa koşarak gelir ve kendisini bir iki km. ileriye götürmesini ister. Ralf Brinker kayıkçı olmadığını ne kadar söylediyse de dinletemez ve çaresiz çocuğu on km. kadar götürür. Çocuk cebinden çıkardığı saati babasına vermesini ister. Ayrıca babasının adresine mektup göndermesini, kendisini orada bulabileceğini söylemesini ister. Ancak hemen sonra meydana gelen kaza sonucu hafızasını yitiren Ralf Brinker’ın, iyileştikten sonra hatırlayabildiği tek şey Tom Hings diye bir isimdir. Tam bu sırada kapı çalmış, Piyer yanında iki arkadaşı olduğu halde içeri girmiştir. Ellerinde kırmızı bir kutu vardır. Kutuyu masanın üzerine bırakıp hastanın durumunu sorarlar ve kutunun Gretel’in kazandığı gümüş patenlere ait olduğunu belirtirler. Kutuyu inceleyen Hans, kırmızı deriden, gümüş işlemeli kutunun üzerindeki yazıyı farkeder. Dikkatlice bakıp Tomas Hings yazısını seslice okur. Piyer’in arkadaşlarından birisi Tomas Hings diye birini tanıdığını, O’nun Birmingham’da yaşlı bir deri ustası olduğunu söyler. Bunu duyan Ralf Brinker birden Dr. Boehman’ın oğlunun Birmingham da Tomas Hings ‘in yanına gideceğini anımsar.
Dr. Boehman’ın oğlu, babasının yanında stajyer olarak görev aldığı dönemde bir hastaya yanlışlıkla yüksek dozda ilaç vererek ölümüne sebep olduğu için kendini affetmemiş, bu yüzden de kaçarcasına kasabadan uzaklaşmış, daha önce babasının hastalarından biri olan Tomas Higs’in yanına Birmingham’a kaçmıştır. Tomas Hings’in yanında çırak olarak işe başlamış, bir usta olunca da ustası tarafından ortak alınmıştır .Kısa bir süre sonra ustası ölür ve fabrikanın başına kendisi geçer. Artık yeni patronun ismi Loran Boehman’dır.
Tomas Hings’in Birmingham’ da olduğunu öğrenen Dr. Boehman, oğluna kavuşmak için yakaladığı bu fırsatı değerlendirerek Birmingham’a doğru yola koyulmuştur bile. Tomas Hings’in fabrikasını bulur ve Loran’la karşılaşır. İlk görüşte birbirlerini tanıyan Boehman’lar birbirlerine hasretle sarılıp, bu on yıl içerisinde gelişen olayları ilk kez birbirlerinin ağzından dinlerler. Birbirlerine kavuşmanın verdiği mutlulukla kasabaya geri dönmek için yola çıkarlar. Brinker ailesinde ise hem Dr. Boehman’a olan gönül borçlarını ödemenin, hem de on yıldır çektikleri sefaletin, gün ışığına çıkan altınların bulunmasıyla sona ermesinin mutluluğu yaşanmaktadır.
Ralf Brinker, Loran’ın kasabada kurduğu yeni fabrikasında dolgun ücretle işe başlamış, Hans doktorluk eğitimi almak üzere doktorun yanında kalmıştır.
Yıllar sonra Hans ülkenin sayılı doktorları arasına girmiş,Gretel ise Hollanda’da güzel, ünlü ve aranan bir ses yıldızı olmuştur. Ralf ve Meitje Brinker mütevazi ve onurlu hayatlarına devam etmişlerdir. Loran Boehman ise ülkenin sayılı tüccarları arasında yerini almıştır.
Yıllar önce kendilerini fakir diye hor gören çocuklar ise; kurmuş oldukları ailelerinin geleceklerinden bile şüphelidirler.
Sonuç olarak unutulmamalıdır ki; insanlar fakir diye hor görülmemeli, dış güzellik yerine ruh güzelliğine bakılmalı ve her zaman ne oldum değil, ne olacağım diye düşünmelidir. Yapılan iyiliklerin asla karşılıksız kalmayacağı bilinmelidir.

Aramalar:


Warning: Illegal string offset 'remove_thumb' in /home/kitapoze/public_html/wp-content/themes/wp-launch/wp-launch/post-thumb.php on line 4

Kuyucaklı Yusuf – Sabahattin Ali

Kuyucaklı Yusuf
Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali’nin 1937 yılında yazdığı romanıdır. Sabahattin Ali, bu romanında Anadolu insanını, bu insanların düşünüş ve yaşayış tarzlarını okuyucuya anlatmaya çalışmaktadır. Sabahattin Ali, bu romanı için gereken malzemeyi asılsız bir ihbar nedeniyle üç ay yattığı hapiste ve Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaptığı öğretmenlik görevleri sırasında toplamıştır.
omanın Konusu
1903 sonbaharında, bir gece eşkiyalar tarafindan basılan Kuyucak köyünü teftişe gelen kaymakam ve yardımcıları iki kişinin öldürüldüğü evde yalnız bir çocuk bulurlar. Annesi babası öldürülen ve parmağı kesilen çocuğun adı Yusuf’tur. Kuyucak Köyü kaymakamı, Yusuf’un soğuk kanlılığına hayran kalır ve onu evlat edinir.
Yusuf, sessiz ve içine kapanık bir çocuktur. Kaymakamın karısı olan Şahinde’nin aşağılamalarına sessiz kalır. Yusuf’un kasabada ilgilendiği tek kişi kaymakamın kızı Muazzez’dir. Kaymakam Salahattin Bey’in Edremit’e tayininden sonra Yusuf okula başlar; ama okumayı öğrendikten sonra okula olan ilgisini kaybeder ve okulu bırakır.
Seneler sonra Muazzez 13 yasındayken bir bayram günü, Yusuf, Muazzez ve arkadaşları Ali, bir bayram yerine giderler. Ali ve Muazzez salıncakta sallanırken, kasabanın eşrafından zengin kabadayı Şakir, Muazzez’e sarktığı için Yusuf tarafından dövülür. Şakir bunun üzerine intikam yemini eder. Babası Hilmi Bey’le işbirliği yapar ve Hilmi Bey, Salahattin Bey’e kumar oynatarak Salahattin Bey’i kendine borçlandırır. Borcunu ödeyemeyen Salahattin Bey, Muazzez’i Şakir’e isteyen Hilmi Bey’e hayır diyemez. Yusuf’un arkadaşı Ali Sebahattin Bey’in borcunu öder. Yusuf, Ali’ye “Muazzez seni seviyor” diye yalan söylemiştir. Ancak, Yusuf da Muazzez’e aşık olmuştur. Muazzez’in Ali ile evlendirilmesine karar verilir. Bunun üstüne, Muazzez, Yusuf’a onu sevdiğini söyler.
Ali’nin Muazzez ile evlenmesinden hoşnut olmayan Şakir, bir düğünde Ali’yi vurup öldürür; ama arkadaşı Hacı Ethem’in düzenlediği çeşitli dolapların sonucunda serbest kalır. Bu sırada Yusuf Kübra adında, Şakir ile Hilmi Bey’in tecavüzüne uğramış bir kızla tanışır ve bu sayede hem Yusuf hem de Salahattin Bey, Hilmi Bey ve Şakir’in gerçek yüzünü görürler.
Şahinde, zenginler arasında bir yer edinme isteğiyle kızını gizlice Hilmi Bey’lere götürür, onu Şakir ile evlendirme niyetindedir. Yusuf kesinlikle böyle bir evliliğe karşıdır. Bir arabayla Muazzez’i çevredeki bir köye kaçırır ve orada evlenirler. Salahattin Bey onları bulur ve Edremit’e dönmeye ikna eder. Salahattin Bey, işsiz olan Yusuf’a kaymakamlıkta katiplik işi verir;ama Yusuf masabaşı işler için yaratılmış bir insan değildir. Salahattin Bey’in ölümüyle ailenin düzeni bozulur.
Şakir’in ailesini tanıyan yeni kaymakam Yusuf’u Edremit’ten uzaklaştırmak için ona vergi toplama işi verir. Yusuf ve Salahattin Bey olmadan Şahinde sonunda istediği gibi davranmya başlar. Şehrin önde gelenlerinin katıldığı yemekler düzenler. Muazzez bu yemeklerden ilk başlarda uzak dursa da bir süre sonra karşı koyamaz ve alkolün de etkisiyle kendini iyice bırakır. Bu çöküşü gören Yusuf, Şahinde’yi uyarır; ancak Şahinde onu dinlemez. Bir gece Yusuf böyle bir yemeği basar ve rastgele ateş eder. Muazzez dışında odadaki herkes ölur. Yusuf yaralanmış olan Muazzezi alıp kasabayı terk eder, ama Muazzez yolda vefaat eder. Yusuf onu bir ağacın altına gömer ve uzaklara gider.


Warning: Illegal string offset 'remove_thumb' in /home/kitapoze/public_html/wp-content/themes/wp-launch/wp-launch/post-thumb.php on line 4

13.Juri kitap özeti

Jennifer Witt, kocasını çok seven fakat kocasından devamlı dayak yiyen ve yaptğı şeyleri kocasına yani Lary Witt’ e beğendiremiyen bir çocuk annesi kadındır. Bu yüzden psikolojisi bozulmuş ve doktora gitmektedir. Yediği dayaklar yüzünden de vücudunda oluşan yara bereler içinde doktora gitmektedir.

Jeniffer 28 Aralık Günü her zaman olduğu gibi rahatlamak için koşuya çıkar ve eve döndüğü zaman evinin etrafında bir sürü polis bulur. Polisler Jennifer‘ ı evin üst katına çıkmaması için uyarırlar. Jennifer, etraftaki kan izlerini ve kapıda duran ambulansı görünce kocasının ve oğlunun öldüğünü anlar. Daha sonra polisler Jennifer‘ ın ifadesini almak üzere karakola götürürler. İfadesi alındıktan sonra da Jennifer‘ ı tutuklarlar.Tutuklanma sebebi olarak da kocasının bir yıl önce kendisine yaptırmış olduğu hayat sigortasıdır. Bu sigorta şirketi, Jennifer’ ın kocası Dr. Larry Witt’ in ölümü halinde karısına tazminat olarak 5 milyon dolar tazminat verecekti. Polis bunu gerekçe göstererek Jennifır‘ ı tutuklar. Fakat Jennifer yapmadığına dair hiçbir kanıt gösteremez.

Daha sonra Jennifer’ a yakın dostları, davada kendisini savunması için avukat olarak David Freeman’ ı önerirler. David Freeman birçok dava kazanmış ve haklı bir üne sahip iyi bir avukattır. Yanında Dismas Hardy adında bir avukat daha çalışmaktadır. Jennifer o gün avukatını, yani Freeman‘ ı çağırır, fakat Freeman yanında çalıştığı Hardy‘ yi gönderir. Hardy Jennifer’ ı dinler ve çözülmesi çok zor bir durumla karşı karşıya olduğunu anlar ve araştırmaya koyulur. Olayın geçtiği eve gider, komşularına gider onlarla konuşur. Komşuları Hardy’ ye, Larry ile Jennifer’ ın devamlı kavga ettiklerini anlatır. Hardy bu araştırmaları devamlı Freeman‘ la konuşur ve Freeman, Jennifer’ la konuştuklarına ve araştırmalarına bakark Jennifer’ ın suçlu olduğuna inanır. Fakat Hardy‘ nin içinden bir ses bu cinayeti Jennifer’ ın değil de başka birinin bir çıkar uğruna Larry ve oğlu Matthew Witt’ i öldürdüğüne inanır. Çünkü Jennifer‘ ın kovcası Larry, altı haneli rakamlarla yıllık kazancı ölçülebilen iyi bir tıp doktorudur. Hardy başka bir mirasçının onu öldürebileceği ihtimali üzerinde durur.

Hardy bu araştırmaları yaparken mahkeme kurulmaya başlar. Mahkeme başkanı yargıç Villars, savcı ise Bay Powell’ dır. Bayan Villars o eyaletteki temyiz mahkemelerinden kararı hiç iptal edilmemiş çok katı, özellikle hemcinslerine karşı çok katı davranan bir yargıçtır. Bay Powell’ da eyalet baş savcılığına adaylığını koymuş tuttuğunu koparan bir savcı idi. Ve bunları gören Hardy işin çok zor olduğunu görüyordu. Daha sonra jüri üyeleri seçilmeye başlandı. Jüri seçiminde jüri üyelerinin hiçbirinin akrabalarından polis veya hukukçu olmamasına ve hiçbirinin sabıkalı olmamasına dikkat edilmiştir. Bu şartlara uyacak on iki kişi seçildi.

Yargılama süresi başladığında Bay Powell’ ın elinde bulunan deliller çok kuvvetiydi ve Jennifer hakkında ölüm cezası isteniyordu. Fakat buna karşı Hardy ‘nin elinde bulunan kanıtlar Powell’ ın kanıtlarına karşı kuvvetsizdi.

Hardy Dr. Larry Witt ‘in herhangi bir düşmanının olup olmadığını ve geçmişte yapmış olduğu bir şeyin başka birini sinirlendirip uygun zamanı kollayarak, şimdi yaptığını düşünüyordu. Araştırmaları sonunda geçmişte Dr. Witt’ in bir hastası hamile kaldığı bebeği kendisi düşürmeye çalışmış, fakat fenalaşıp hastaneye kaldırılmış, Dr Witt de kadını kurtaramamıştı. Hastanın ailesi bu ölümden Dr Witt’ i sorumlu tutmuş ve Dr. Witt’ i mahkemeye vermişlerdi ama davayı Dr. Witt kazanmış. Dismas Hardy de bu cinayeti bu aileden birinin yapabileceğini düşünüyordu ve araştırmaya koyuldu. Fakat bu konuda bir şey çıkaramayan Hardy başka ihtimaller üzerinde duruyordu. Bu arada da mahkeme sürüyor ve Bay Powell iyi bastırıyor, yargıcı ve jüriyi Jennifer‘ ın suçlu olduğu konusunda yavaş yavaş ikna etmeye başlıyordu.

Dismass Hardy daha sonra Dr. Witt’ e gelen bir teklif mektubunu değerlendiriyordu. Mektupta doktorlar şirketinin hisse senetleri, belli kişilere belli miktarda satılacaktı. Mektupta 368 tane hisse senedi yaklaşık 20 Dolara satılacaktı. Ama karşılığında bu hisse senetleri ilerleyen zamanlarda on bin dolarla alınacaktı. Ancak işin garip tarafı bu mektubu Dr Witt’ in kendisine uzun noel tatilinde gelmesi ve miyadını bu tatil süresi içerisinde doldurmasıydı. Bunun üzerinde araştırma yapan Hardy, yine bir şey elde edemez. Bu arada devam eden mahkemede, ceza bölümü tamamlanmak üzereydi ve hüküm büyük bir ihtimalle Jennifer’ ı ölüm cezasına çarptıracaktı. Bunun iyice farkına varan Hardy Jennifer‘ ın ölüm cezasından kurtarabilmesi için en azından kocasından çok dayak yediği için dayanamayıp kocasını öldürdüğünü ve bu sebeple cezasının hafifletilmesini istediğini söylemesiydi. Fakat Jennifer bunu söylerse suçu kabul etmiş olacaktı.

Ama Jennifer başından beri ısrarla cinayeti kendisinin işlemediğini söylüyordu. Bu arada Jennifer yargılandığı davada suç olarak eski kocasını da onun öldürdüğü iddia ediliyordu. Çünkü eski kocası Jennifer‘ ı dövüyor ve uyuşturucu kullanıyordu. Bir gün evde kocasını yüksek dozda uyuşturucu aldığından, ölü olarak bulurlar. Bu da eski kocasının zehirlenerek öldürüldüğünü gösteriyor oluyordu. Ama bir şekilde gözden kaçmış ve Jennifer’ dan şüphelenilmemişti. Şimdi ise iyi bir savcı olan Bay Powell bu mahkemeye bunu da dahil edip Jennifer’ ın ölüm cezasını sağlama alıp seçimlerde iyi puan almayı planlıyordu. Bu davayı bütün gazeteler ve televizyonlar izliyordu. Bunlar gelişirken davanın ceza bölümü sonuçlanmış ve 12 kişilik jüri Jennifer‘ ın suçlu olduğuna karar vermişti. Kararla Jennifer‘ ı idama mahkum etmişlerdi. Şimdi temyiz mahkemesi olacak ve kararı 13. Jüri olan yargıç Bayan Viller verecekti. Bütün bu olup bitenleri televizyon ve gazetelerden takip eden Jennifer’ ın annesi Nancy, bu duruma çok üzülüyor fakat kocasından korktuğu için kızının mahkemesine ve ziyaretine gidemiyordu. Nancy kızını ve torununu çok seviyordu. Torununa noel hediyesi olarak oyuncak tabanca almış ve kargoyla göndermişti. Oyuncak tabanca torununa, öldürüldüğünün sabahında ulaşmıştı. Yani bu hediyeden büyükannesi ve anne babasından başka kimsenin haberi yoktu.

Araştırmalardan bir şey çıkaramayacağını anlayan Hardy, ölüm cezasından tek kaçış yolunun kocasından dayak yiyen kadın gibi mahkemeye Jennifer‘ ı göstermekten başka çaresi yoktu. Ama Jennifer bunu bile bile mahkemede söylemeyi kabül etmiyordu. Hardy’ de bunu iyi bilen bir tanık bulup mahkemede konuşturması gerekiyordu. Bu da Jennifer ‘ın psikoloğu Dr. Lightner’ dı. Lightner, Jennifer‘ ı tedavi ettiği sıralarda ona aşık olmuş ve Jennifer da ondan hoşlanmıştı. Hatta sevişmeye kadar varan ilişkileri olmuştu. Ama bunu ikisinden başka kimse bilmiyordu.

Hardy, Dr Lightner‘ i mahkemeye davet etti ve Lightner da kabul ederek mahkemeye davada tanıklık yapmak üzere geldi. Hardy, Lightner’ le aralarında konuşurken, Lightner‘ in Matthew’ e büyükannesi tarafından hediye olarak gönderilen tabancadan söz ettiğini duydu ve Hardy cinayetin Lightner tarafından işlenebileceğini düşünmeye başladı. Çünkü Lightner Jennifer‘ ı sevimiş ve onun için yapmayacağı hiçbir şeyin olmadığını Hardy’ ye söylemişti. Mahkemede Lightner‘ e sıkıştırıcı sorular soruyordu. Daha sonra Lightner yavaş yavaş suçunu itiraf ediyordu. Jennifer koşuya çıktığında Lightner, Wittler’ in evine gelip kocasını uyarmaya çalışıyor, fakat kocasıyla tartışmaya başlıyordu. Evde bir tabanca vardı ve Lightner daha önce eve geldiği için tabancanın yerini biliyordu. Tabancayı aldı ve Larry‘ e doğrulttu o sırada başka bir odadan aniden beliren Mathew’ i gören Lightner paniğe kapılıp Matthew’ i vurmuş bunun üzerine saldıran Larry de boğuşma sırasında vurulmuştu.

Böylelikle suçunu itiraf eden Lightner mahkemede tutuklanıp cezaevine gönderiliyor ve ölüm cezasına çarptırılan Jennifer bu suçtan beraat ediyordu.

Kitabın ana fikri; kadın olmanın ne kadar zor olduğu ve üzerinde taşıdıkları sorumluluklardır. Ayrıca kadınların bu güç şartlara rağmen, her ne olursa olsun ailesini korumaya çalıştığını anlatmaya çalışıyor. Bu kitabın ana fikrinde herkese, özellikle kadınlara iyi niyet ve hoş görü ile yaklaşmamız gerektiği anlatılıyor. Bir başka ana fikirde ise “kimseye önyargılı davranmamalı ve olayları iyice inceledikten sonra bazı şeyler hakkında karar vermeliyiz”mesajı veriliyor.

Aramalar:


Warning: Illegal string offset 'remove_thumb' in /home/kitapoze/public_html/wp-content/themes/wp-launch/wp-launch/post-thumb.php on line 4

FATİH HARBİYE ROMAN ÖZETİ (PEYAMİ SAFA)

KİTABIN ADI : FATİH-HARBİYE

KİTABIN YAZARI : PEYAMİ SAFA

YAYIN EVİ : ÖTÜKEN

BASIM YILI : 1987

SAYFA SAYISI : 120

KİTABIN KONUSU : Neriman’ın kendi kültürüyle batı kültürü arasındaki kayboluşu ve doğru yolu buluşu.

KİTABIN ÖZETİ:

Neriman’la Şinasi çocukluk arkadaşlarıdır. Tanıdıkları ilk karşıt cins birbirleridir. İlk başta ikisi de birbirlerini seviyorlardı. Okula beraber gidip geliyorlardı. Üniversite de bile beraberdiler. Neriman’ın babası Faiz Bey’dir ve Şinasi’yi de çok sevmektedir. Bazı geceler Faiz Bey’in evinde saz çalarlar ve sohbet ederlerdi. Herkese bir gün Şinasi ile Neriman’ın evleneceğini düşünüyordu.

Giderek Neriman Şinasi’den soğumaya başladı. Neriman oturduğu mevki olan Fatih’I, sevmemektedir. Çünkü Fatih, doğuyu, gelişmemişliği ve eskiyi temsil ediyordu. Oturduğu mahalle çok eskiydi ve evler de virane gibiydi. Bir gün Macit denilen yakışıklı, zengin ve kibar birisiyle tanışır. Macit Harbiye’de oturuyordu. Harbiye, gelişmişliği ve batıyı simgeliyordu. Macit ile bir kaç sefer Şinasi’den habersiz buluşurlar. Bir gün Macit Neriman’a balo davetiyesi verir ve baloya davet eder. Nerman baloya gitmeyi çok istemektedir. Ama gitmesi için babasının iznini almak zorundadır. Tam babasına söyleyecekken babası ona Şinasi ile evlenmesini teklif eder. Hemen reddetmez ve 2-3 ay mühlet ister. Ve bolaya Şinasi ile gitmesi koşuluyla da izin alır. Elbise için vitrinleri gezmeye çıktığında dayısının kızlarına uğrar. Çünkü dayısının kızları bu işlerde oldukça deneyimlilerdir. Eve gittiğinde bir kadının ağlamaktan harap olduğunu görür ve nedenini sorar. Nedeni kızının intiharıdır. Kızı Rus gitariste aşık olmuştur. İkisi de başta çok mutlulardır ve birbirlerini çok sevmektelerdir. Ancak çok sefil bir hayat sürmektedirler. Buda kıza tak etmiştir. Günün birinde zengin bir adamla tanışan kız genci terk eder ve adamla yaşamaya başlar. Artık balolara gidebilmekte ve her istediğini yapabilmektedir. Ancak gerçek mutluluğu bulamamaktadır. Tahsil görmüş bir kız olduğundan hakiki güzelliği armaktadır. Musiki, mutalaa ve samimiyet…Rus gencinde bunları bulabiliyordu ancak zengin adamda bunları bulamamaktadır.

Sonunda, gence dönmeye karar verir ve aramaya başlar. Büyük uğraşlar sonucu bulur ama genç kabul etmez. Kız bunun verdiği üzüntü ile evine gider ve tabanca ile kendini öldürür.

Hikayeden çok etkilenen Neriman evden izin alarak ayrılır. Kendi evine gelir ve babasına artık baloya gitmek istemediğini ve Şinasi ile evlenmeyi kabul ettiğini söyler….

KİTABIN ANAFİKRİ:

Batının tekniğini almalıyız fakat kültürünü asla.

KİTAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN TAHLİLİ:

ŞAHISLARIN TAHLİLİ

NERİMAN: musiki okulunda okuyan, bigili fakat biraz batı hayranı bir kızdır. Eğlencelere gitmek istemektedir.

ŞİNASİ: doğu kültürünü benimsemiş, bilgili ve battı kültüründen hoşlanmayan birisidir.

FAİZ BEY : Doğunun kültürü ile yetişmiş. Kendisini ve kültürünü iyi bilen, musikiyi ve sohbeti seven, bilgil ve ölçülü birisidir.

OLAYLARIN TAHLİLİ

Neriman’ın Şinasi’ye olan tutum değişikliği Macit ile tanışmasından ve Şinasi’yi biraz doğu hayranı ve batı kültürü karşıtı olarak düşünmeksinden ileri gelmektedir. Şinasi’nin hiçbir zaman balolara ve eğlencelere gitmeyeceğini düşünmektedir.

Dayısının evine gittiğinde karşılaştığı manzara ve anlatılan hikaye Neriman’ çok etkilemiştir. Hikaye anlatılırken kendisini kızın yerine ve Şinasi’yi de Rus gencin yerine koyarak olayları aklında canlandırmış ve bir karara varmıştır. Anlatan hikaye Neriman’I doğru yola iletmiştir.

KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

İlk sayfadan itibaren insanı kendisine çeken, geçmişteki olaylarla günümüze de ders veren okuyan için çok yayarlı bir kitaptır. Günümüz gençlerinin de içinde bulunduğu durumu anlatması bakımından güzel bir eserdir.

YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:

Peyami Safa

(1899- 15 Haziran 1961): Yazar. İstanbul’da doğdu. Meşhur şair İsmail Safa’nın oğludur. Düzenli bir öğrenim göremedi. Kendi kendisini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Öğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. İstanbul’da öldü.

Peyami Safa halk için yazdığı edebî değeri olmayan romanlarını “Server Bedi” imzası ile yayınladı. Sayıları 80′i bulan bu eserler arasında; Cumbadan Rumbaya (1936) romanıyla, Cingöz Recai polis hikâyeleri dizisi en ünlüleridir. Ayrıca ders kitapları da yazdı.

Romanları: Gençliğimiz (1922), Şimşek (1923), Sözde Kızlar (1923), Mahşer (1924), Bir Akşamdı (1924), Süngülerin Gölgesinde (1924), Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü (1925), Canan (1925), Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1930), Fatih-Harbiye (1931), Atilla (1931), Bir Tereddüdün Romanı (1933), Matmazel Noralya’nın Koltuğu (1949), Yalnızız (1951), Biz İnsanlar (1959). Hikâyeleri: Hikâyeler (Halil Açıkgöz derledi, 1980). Oyunu: Gün Doğuyor (1932). İnceleme- denemeleri: Türk İnkılâbına Bakışlar (1938), Büyük Avrupa Anketi (1938), Felsefî Buhran (1939)

Aramalar:

Page 25 of 30« First...1020...2324252627...30...Last »